Yardım - Arama - Üyeler - Takvim
Tam Forum Görünümü: TARİHİMİZ
nusayri-alevi forum > BİLGİ EDİNME ''Din-inanç; Akıl ile kalbin birlikte hareketi Ruhun Bedende Vucut bulmasıyla oluşur'' > NUSAYRİLER TEMEL İNANÇ TARİHİ
siyah
Yemenden kalkıp kaç göç dalgaları halinde Anadolu’ya geldiler. İnanışlarından dolayı karşılaştıkları baskı ve aşağılama her yerde izledi onları büyük kırılmalara tabi tutuldular ama “ehlibeyt yolundan dönmediler” . (Bulut,2001:95)

“Osmanlı belgelerinde, Fellahlar “Çukurovanın, Amik’in, daha doğrusu Akdeniz Bölgesinin en eski sakinleri” (Yeğenoğlu,2001) olarak geçer. İlber Ortaylı’ya göre onlar, bir zamanlar Türkmenlerle çevrili bir denizde Arapça konuşan etnik bir gruptu. Kendi aralarında iletişim kuvvetliydi. Lazkiye ile Mersin’deki Nusayriler (Fellahlar) kendi aralarında haberleşiyorlardı. Kız alıp veriyorlar, ortaklık kurup ticaret yapıyorlardı.” (Ortaylı,1999:42) “(Aslan,2005:27)

“Fellahların Varlığına ilişkin ilk kayıtlarda Kanuni Sultan Süleyman devrinde, 1528’de Adana sancağındaki vergi defterlerinde Karşılaşılmaktadır. O devirde Fellahların ismi Garipler Cemaati olarak geçmektedir. (Serin,1995:146). O dönemlerde Çukurova’da, Bahçeciler olarak tanımlanmakta idi. Gerçekte de Fellahlar 1970’lere kadar yoğun olarak çiftçilikle uğraştılar ve hala uğraşmaktadırlar. “(Gökçeli,2001) O yüzden Antakya yöresinde dinsel inanışlarından dolayı “Aleviler” olarak anılmalarına karşılık, Adana ve Mersin yöresinde, kendilerini kızdıran zaman zaman kendilerinde aşağılandıkları fikrini uyandıran, Arapça çiftçi anlamına gelen “Fellah” yada “Arapuşağı” kavramlarıyla anılmaktadırlar” (Ünlüer,2001) “(Aslan,2005:28)

Yaklaşık 1200 yıllık tarih boyunca altı büyük göç, sayısız felaket yaşayan; bu arada Halep’teki büyük yerleşimleri sırasında Hamdani devletini kuran, Yavuz Sultan Selim binlerce Nusayri’yi kırmasıyla Lazkiye dağları’nın doruklarına çıkan Nusayriler, bir anlamda göçebelik ,tehcir,tecrit ve yoksulluğa mahkum edildiler.Nusayri adını,11.İmam Hasan el askeri’nin müridi Muhammed bin nusayr’dan aldıkları yolundaki rivayetin akla yatkın olduğunu yazar Faik bulut makalesinde belirtir.Fakat yazar-eğitimci Mehmet Karasu’ya göre bu adlandırmanın tarihi gerçekliği yoktur: “Zira Alevilik Muhammed ibn Nusayr tarafından değil,bizzat imam ali tarafından kurulduğunu iddia eden bilim adamaları vardır. Aşağıda izah edileceği gibi ilk ayrışmalar Gadir Hum biatına dayanmaktadır. (Karasu,2006:117)

Mehmet Karasu makalesinde bu iddialara Şöyle karşılık verir: “İkincisi, Muhammed ibn Nusayr peygamber değildir. Ehlibeyt’in sevgisini ilmini ahlakını, edep ve dürüstlüğünü bize aktaran bir ehlibeyt bilginidir. O ve kendisinden sonra gelenler ; Muhammed Bin Cündüp, Abdullah Cennan Cembalani, Hüsey Bin Hamdan El Hasibi, Muhammed Bin Ali El Cilli, Mekzun el Sincari….Alevileri içine düştüğü zillet, sefalet, umutsuzluk, ve esaretten kurtulmak için çalıştılar.Bunlar her şeyden önce din tasavvuf ozanıdırlar. Görüş ve inançları tasavvuf felsefesi ve “Vahdet-i vucud “kuramı dediğimiz, eski Grek Latin filozoflarından esinlenen “islami felsefeyi benimsemişlerdir. Bu gün mevcut olan elyazması yapıtlardan bunu anlamak mümkündür. Alevilerin Tanrı anlayışı anlatılırken bu özellikler hep göz ardı edilmişlerdir.” ( Karasu,2006:117)


Başka bir rivayete göre ise, ikinci halife döneminde bölgeye gönderilen 450 kişilik takviye kuvvet burada düşmanı yendikten sonra bu bölgede ikamet etmiş,Hz.Ali yandaşı olan bu kuvvete ‘nasara /nüsra ‘ (yandaş,zafer kazanan )adı verildiğinden, yörenin sarp dağlarına yerleşen herkes aynı isimle anılmış.(Bulut,2001,96),

Kaç göç dalgaları Nusayrileri açlığa ve yoksulluğa mecbur etmenin yanı sıra,sürek surak,suvarık ( sürgün sözcüğünden bozma )sıfatıyla horlanmalarına neden oldu. Yoksul halk,açlıktan ölmemek için sarp dağların verimsiz topraklarını işleyerek,ağaçları kesip tarla haline getirerek ayakta durmaya çalıştı ; Arapça ‘felahül-ard’ ( toprağı işleyenler) İbaresinden kendilerine ‘fellah’ adı verildi bu yüzden.Uzun süre Hristiyan ve Müslüman ağaların yanında marabalık yaptılar.Zamanla toprak sahibi olup rançberlik ,bağcılık ,bostancılığı bir meslek haline getirince, bu kez,Arapça ‘fellah’ (rençber,köylü, çiftçi) deyimi iyice yerleşti. ‘Arap uşağı’ yakıştırması,Atatürk zamanındaki kimi siyasetçiler tarafından,üstün bir ünvanmış gibi sunulmuş olmasına rağmen,aslında Osmanlının son demlerinde bu toplumu aşağılamanın ifadesi olarak kullanılmıştı.Osmanlı tahrir defterlerine ise garipler cemaati olarak kayda geçmişlerdi. ( Bulut,2001:96)

Etnik Köken

Etnik bakımından söz konusu Alevilerin tümü Arap kökenlidir.Abdurrahman Khair’e göre :” daha önceki isimleriyle onlar Nusayrilerdir ve Fransız mandası zamanında Aleviler olarak anıldılar.Fakat onlar gerçek Araptırlar ve imamların yanılmazlığına inanan Müslümanlardır. (Karasu,2006:118)

Muhammet Emin Galip et Tavil,” Nusayriler adlı yapıtında tufandan sonra insanlığın Nuh’un üç oğlunun soyundan,Sam Ham ve Yafes’ten geldiğini anlatır. Söz konusu Alevilerin atalarının Samiler olduğunu ve bunların Ortadoğu’ya yerleştiklerini ileri sürer.Sami kavimlerinin kendilerine özgü bir geleneği,uygarlığı,dili ve meziyetleri olduğunu ve onların saf arap pınarından süzülen on ikinciler olduğunu belirtir.(Karasu,2006: 118)

Nusayriler örf,adet,kimlik ve kökenlerini araştırma döneminin henüz başında.1938’de Hatay’ın Türkiye’ye katılması sürecinde Güneş Dil tezi savunucuları,’ Yöre halkının Eti Türklerinden Olduğunu ‘ döne döne tekrarlayıp durmuştu. Nusayrilerin inançlarını da dikkate alan kimi siyasetçiler, ‘ Hz.Ali’nin orduları Arap değil,Türklerdendi. Horasan erenleri de Ali askerleri arasında bu bölgeye gelip yerleştiler’ yolunda yazılar yazmışlardır. Günümüz Nusayrilerinin bir kısmı bu propagandaya inanmış görünüyor. Ama çoğunluk kökenlerinin Yemen’den Kalkıp Irak,Suriye Halep üzerinden Lazkiye yöresine göçen, Yaklaşık 700 ila 300 yıllık süreçte Süveydiye (Samandağ), Adana, İskenderun, Tarsus, Mersine yerleşen büyük aile afradına dayandığına inanıyor. Şunu Diyorlar: ‘Ezilmişliğin verdiği hırsla, herkes eğitime sarıldı. Diyeti ise Arapça’dan, asıl kültürümüzden vazgeçmek oldu. Türkçe, Giderek Arapça’nın yerini alıyor; iki kuşak sonra evimizde Arapça konuşulmaz olacak. Ama Araplık, siyasi ve milli bir dava değil bizim için. Etnik köken ve Arap kültürü ile eşanlamlı, o kadar. Bu kimliğimizle varız, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir rengiyiz. Bu yeterliyidir. Yoksa,bizi Eti Türkü sayıp asimile etmenin bir alemi yok. Dışlanmadan, horlanmadan, iftiraya uğramadan bu toplumun bir parçası olmak esastır. ‘ (Bulut:2001:96)

Dil

Bilindiği üzere dil, evreni ve doğa olaylarını, duygu ve düşünceleri, insanlar arasındaki ilişkileri kendi işleyişi, ruhu, mantığı ve dünya görüşüyle yoğuran sesli bildirişim sistemidir. Aynı zaman ad kültürün en önemli taşıyıcısıdır. Onun en temel öğesidir.” toplumun bir parçası yok ki, dilden bağımsız, dilden ayrı olsun. Toplumun edebiyatı, Felsefesi, sanatı, tekniği ile birlikte, bütün kültürü düşünceleri, Kavrayış biçimi, giderek töre ve gelenekleri dille bir bağlılık içindedirler, dilden ayrılmazlar. Töre ve gelenekler de dil olmadan olanaklı değildir” (Akarsu,1984:98). Bu yüzden etnik gruplar dillerini adetleri kadar önemsemektedir (Aslan,2005:54) Nusayrilik, etnik, disel, dinsel temelleri olan bir grubu ifade eder. Bu öğeleri birbirinden bağımsız düşünemeyiz. Dili aradan çıkardığımızda Nusayrilik çıkmaza girer. Bu açıdan Arapça’nın yaşatılması çok önemlidir. Arapça konuşma oranı gittikçe düşmektedir. Yeni nesillere öğretilmeme eğilimi vardır. Arapça yazmayı da çoğunlukla şeyhler ve kuran okuyan Nusayriler bilir. Unutulmalıdır ki dil kültürel sürekliliği sağlar.

a-Arapça: Suriye’deki Gebel ve Ansariye bağlı Süryani/Lübnan lehçesi.Yaşlı nesil hala arap yazısıyla okuyup yazmaktadır.(Andrews,1992:215)

b-Türkçe Genellikle Hatay’ın Türkiye’ye katılmasından (1939) Sonra doğmuş olan daha genç nesil tarafından konuşulur. Kent halkında Türkçe’yi birinci dil konumuna yükseltme yönünde bir eğilim gözlenmektedir. Bugün Arapça ile Türkçe’nin bir karışımı konuşulur. (Andrews ,1992:216)

Nüfus ve Nüfusun Dağılımı

Nusayrilerin nufus oranı Samandağ’da %90, Antakya’da %60-70; İskenderun’da %40, Adana’da %25, Tarsus’ta %80, Mersinde %20-25 Nusayrilerin Hatay’ın genel nüfusu içindeki oranı ise merkezdeki oranın altındadır (%30’a yakın). M.Aring –Lananatza 1990 verilerine dayanarak toplam nüfuslarının yaklaşık 1 milyon olduğunu söyler. Aradan geçen yıllar da hesaba katıldığında tahminlerinin doğru olduğu ileri sürülebilir. (Sertel,,2005:179)

Nusayrilerin yoğun olarak yaşadıkları Hatay ilinin ve bu ile komşu illerin dini coğrafyaları dikkate alındığında Nusayri toplumunun geniş bir Sünni İslam kuşağıyla çevrildiği görülmektedir. Söz konusu bölgenin dini inanışlar bakımından konstarast bir görünümde olması Nusayri toplumundaki grup içi bütünleşmenin asıl sebebini oluşturmaktadır. Bölgenin inançsal yapısı ile ilgili en sağlıklı bilgi, 1996 yılında yapılan genel nüfus sayımıdır. (DİE)Bu sonuçlara göre Hatay ilinde Nusayri nüfusunun genel nüfusa oranı %28.94’tür. Hanefi nüfusun oranı %68.48, Genel nüfusun oranı %1.95’ tir; nüfusun geri kalanını ise Katolik ve Ortodoks mezhebine mensup Hıristiyanlar ile Musevilerden oluşmaktadır. Nusayrilerin yoğun olarak yaşadıkları yerler ise Samandağ ve köyleri ile Antakya merkez ve köyleri olarak görülmektedir. Diğer ilçelerde ise Sünni İslam mezheplerine mensup olanlar yoğunluktadır. (Keser,2005:149)

Din

Alevileri Ortadoğu’daki Sünni ve Şii Müslümanlar ile diğer etnik Dini gruplardan ayıran en belirgin özellik, Hz.Ali’ye Karşi aşırı tutkularıdır. (Karasu,2006:121)

Nusayriler kendilerini “İslam toplumu, uygarlığı ve tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak görürler” (Bulut,2001:95)

Nusayriler Hz Ali’ye olan aşırı tutkuları ve Bu tutkularından ödün vermeyen bir gruptur. Nusayrilerin Toplumsal yaşantılarında din bu topluluğu bir arada tutan ve toplumun devamını sağlayan çok güçlü bir kurumdur. Dine dayalı akrabalık ilişkileri, ekonomik ilişkiler bu örnek çoğaltılabilir. Nusayrilik inancının en önemli özelliği dışarıya kapalıdır. Bu yapı Nusayrilik inancının hiçbir zaman bağnaz bir inanç olmasını getirmemiştir. Aile içindeki özgürlükçü ortam ve kadınların toplumda hiçbir zaman geri plana itilmediği kendini yenileyebilen bir inançtır.

Her gelen iktidarın Nusayriler üstünde kurduğu baskı belki bir nevi kapalı toplum yapısını getirmiştir.

Bu açıdan Nusayrilik değerlendirilirken tarihi ve toplumsal koşulları göz önünde bulundurmak faydalı olacaktır.

Nusayri inancının pratik yönü de teorik alanı kadar sosyal bütünleşmeyi arttırıcı özelliklere sahiptir. Tarihsel süreç içinde, bilinçli bir tutumla, Nusayri ibadet şekilleri belirlenirken grup içi dayanışmayı ve bütünleşmeyi arttırma amacı da güdülmüş olabilir. (Keser,2005:142) Bayram sahipliği kurumu vasıtasıyla ailelerin sosyal prestijlerini yükseltme aracı olarak görülerek dini inançların devamlılığını arttırıcı bir etkiye sahip olmaktadır. (Keser,2005:143)

Bayram sahipliği yada dini görevlerin yerine getirilmesi Nusayrilerde sosyal prestiji artırmaktadır. Nusayrilerde özellikle Samandağ gibi kırsal kesimlerde sosyal kontrol çok fazladır. Bayram sahipliğinden vazgeçen kişilerin işlerinin kötü gideceğine inanılır. Özellikle Gadir-Hum bayramında hemen hemen her evde kazanlar kaynar.

Nusayrilerin Grup içi dayanışmalarını arttıran bir diğer önemli sebep ise devleti Sünni İslam’ın savunucusu ve uygulayıcısı şeklinde algılamalarıdır.(Keser,2005:150

Özellikle 1980’den sonra ilkokullara zorunlu din kültürü derslerinin getirilmesi Nusayriler tarafından şikayet konusudur. Bu çocuklarının Sünni, Hanefi, İslam yorumunu öğrenmek zorunda bırakılması anlamına gelmektedir. Nusayriler günümüzde çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla seslerini duyurabilmektedir. Devlet Sünni İslamı destekler bir konumda olsa da Nusayriler dinler arası ve kültürler arası diyalogdan hiçbir şekilde geri durmaz ve bu gün Hatay’da bulunan gruplar arasında hoşgörünün ve barışın kaynağı durumundadırlar.

Aile

Grup içi (endogami) evlilik yaygındır. Evlilik Nusayri toplumunda çok önemsenen bir konudur. Nusayriler gelenek, görenekleri ile özellikle kırsal kesimde (Samandağ ve köyleri ) geleneklere ve dinsel öğretilere uygun şekilde yaparlar.

Nusayri Toplumundaki bütünleşme aile kurumu göz önünde bulunduğunda da görülmektedir. Nusayri toplumunda hakim aile tipi çekirdek aile olmakla beraber kırsal alana gidildikçe evlenmiş erkek çocukları da aynı çatı altında toplayan birleşik aile tipi az da olsa görülmektedir. Bu tip ailenin oluşmasının ilk nedeni bu yola başvuran ailelerin ekonomik güçsüzlüğüdür.

Evlenmiş çocuğuna yeni bir ev kurabilecek ekonomik birikime sahip olamayan ebeveynler evlerini evli çocuklarıyla paylaşma yoluna gitmektedirler. Bu tip ailelerin oluşmasının ikinci nedeni ise yine ekonomik bir faaliyet sonucu olmaktadır; Nusayri toplumunda uzun yol şoförlüğü yapanların ve yurt dışında işçi olarak çalışanların oldukça fazla olması sebebi ile bu kişiler eşlerinin ve çocuklarının güvenliği için ve bakımlarının sağlanması amacıyla onları ailelerinin yanına yerleştirme yoluna gitmektedirler. Ancak eşlerinden uzun süre ayrı kalmaları nedeniyle ailesini ebeveynlerinin evlerinde yerleştirenler seyahat gerektirmeyen bir mesleğe geçmeleri veya yurt dışında çalışıyorlarsa yurda kesin dönüş yapmaları durumunda genellikle ebeveynlerinden ayrı bir evde oturmaktadır (Keser,2005:144)

Siyaset

Nusayri Toplumunda genç kadınların siyasete erkekler kadar yoğun şekilde ilgi duyduğu ve katıldığı görülmektedir. Yaşlı kadın nüfus ise erkeklere göre siyasete daha az ilgi duymaktadır. Yaşlı kesimlerde oy verme kararlarında aile reisleri büyük rol oynarken genç kesimde aileden bağımsız oy verme davranışına daha sık rastlanmaktadır.( Keser,2005,150)

. Yaşlı ve genç nufusların oy verme davranışlarındaki en büyük farklılık,yaşlı nüfusun yöneldiği partilerin geleneksel merkez-sol partiler olmasına rağmen genç nüfusun tercihinin daha solda partiler olması yönünde olmasıdır. ( Keser,2005:150)

Ancak Nusayrilerin siyasi Alanda sol fikirlere yakın olmasının nedenleri arasında dini inanışlarının oynadığı rolü ortaya koymak mümkün olmamıştır.Bu konu da belirtilecek tek şey Türkiye içinde yaşayan Alevi nufusun genelinin sola yakın olduğu ve Nusayrilerin siyasi tavırlarının bu olgu içinde değerlendirileceğidir. Sol fikir taraftarlığının yüksek olmasının diğer bir sebebi ise üniversite eğitimi görmüş fert sayısının azınsanmayacak derecede olmasıdır.(Keser,2005:150)

Ekonomi

Hatay,Adana,Mersin,İskenderun gibi şehir merkezlerinde yaşayan Nusayriler,ticaret ve esnaflıkla; bu kentlerin kırsalında bulunanlar daha çok tarım ve hayvancılıkla; Samandağ,İskenderun,Mersin(Mezitli,Karaduvar),Adana (Karataş) gibi sahil kesimlerinde yaşayanların önemli bir kesimi ise balıkçilikla geçimini sağlamaktadır. ( Sertel ,2005:175)

Arap Alevilerinin işsizlik yüzünden değişik ülkelere dağıldıkları gözlenmektedir. Bunu yurtdışındaki nufus oranlarından gözlemleyebiliriz. Yurtdışına olan işçi göçlerinde Arabistan önemli bir yere sahiptir. (Bunun dışında körfez ülkeleri önemli bir yer tutar); Arapça’yı bilmeleri uyum sorununu azaltmaktadır. Oraya gidenlerin Türkiyede’ki yakınlarına iş temin etmeleri de bu ülkeye olan iş göçlerini kitlesel hale getirmiştir. Nusayrilerin ekonomik güçlerinin temel kaynağını,Arabistan’dan gelen para oluşturmaktadır. (Sertel,2005:175)

Araştırma yapılan bölgedeki Nusayrilerin geçmiş zamanlardan beri yoğun olarak içinde bulundukları ekonomik faaliyet kırsal alanda yaşayanlarda ziraat şehirlerde yaşayanlarda ise esnaflıktır. Ancak zaman içinde sınır ticareti imkanlarının gelişmesiyle beraber taşımacılık alanında da yoğun bir faaliyete girmişlerdir. Zirai faaliyetlerin yanında Nusayrilerin faaliyet gösterdikleri alanların başında taşımacılık sektörü gelir. Bu gün Türkiye’nin en güçlü tır filoları özellikle Samandağ Nusayrilerine ait olup bu filoların çoğunluğu da Arap ülkelerine seferlerde bulunmaktadır. Bunun yanında yüksek eğitim gören Nusayrilerin oranındaki artışlara bağlı olarak değişik meslek gruplarında da çalışmaya başlamışlardır. Zirai faaliyet içinde bulunana Nusayrilerin işledikleri arazilere ise sahip olmaları çok yakın bir zaman içinde gerçekleşmiştir. Daha önceleri Sünni mezheplere bağlı ağaların elinde bulunan arazilerde işiçi olarak çalışan Nusayriler ağaların şehirlere yerleşmeyi tercih etmeleri sonucu satılığa çıkardıkları arazileri satın almışlardır.(Keser,2005:147-148)

Nusayrilerin Göreceli olsa da güçlü olan ekonomik durumlarının ana nedeni diğer gruplara duyulan güvensizlik olduğu söylenebilir. Yoğun bir çalışma sonucu elde edilen göreli üstünlük azınlık olmalarının getirdiği zorlukları azaltmakta ve bununla birlikte grubun maddi maddi temeli güvence altına alınarak devamlılığı sağlanmaktadır.(Keser,2005:149)

Modern kültür ve Geleneksel Kültür Arasında Nusayrilik

Geleneksel kültür manevi kültürdür. Geleneksel kültürde akrabalık bağları çok güçlüdür. Aile bireyin hayatını belirler.Bireyin doğumundan ölümüne kadar oturacağı yer, evleneceği kişi,yapacağı mesleğine kadar her şeyini aile belirler.Geleneksel kültürde aile geniş ailedir. Geniş ailede Anne, baba,büyük baba , büyük anne,kardeşler herkes aileden kalma ev yada arsa içinde yaşar .Hatay’ın Samandağ ilçesinde %90’dan fazla nufusun Nusayri olduğu bu ilçede geleneksel yaşamın belirtileri görülür.

Aile Çoğunlukla geniş ailedir. Aile bireyin hayatında çok belirleyicidir.Bireylerin üstünde adeta bir koruma kalkanı vardır. Birey yurtdışına (genellikle Arap ülkelerine) çalışmaya gider. Belrili bir para biriktirdikten sonra ailesinin gösterdiği ailesine ait mülkün üstünde evini kurar. Genelikle meslekleri yurdışında getirisinden kaynaklı Berber,lokantacı,otomobil tamircisi,Fırıncı,şöför gibi mesleklerdir. Belirli bir süreden sonra bu mesleklerden birini memleketinde icra etmek üzere yurtdışından kesin dönüş yapar.toplumda saygın bir yer sahibi olmak için Dini görevlerini yerine getirir.Samandağ ilçesinde Nusayriliğin tam olarak canlı bir şekilde yaşatılması bu geleneksel yaşamın gereklerindendir.

Toplumsal değişim geleneksel yaşamın görüldüğü yerlerda daha az olur. Kültürler daha canlı yaşanır.Geleneksel yaşamın katı kuralları ve toplumsal kontrol değişime direnmeyi gerekli kılar.

Nusayrilerde Bunun yanında Özellikle Mersin,Adana yöresinde daha çok modern yaşamın izleri görülür. Aile tipi çekirdek ailedir.Gittikçe büyüyen bu şehirlerde tutunmak için çesitli işlerde çalışmaktadırlar.Aile Planlaması vardır. Ekonomik sıkıntılardan kaynaklı çocuk doğum oranı daha düşüktür.Kırsal alana göre düşüktür. Dini Görevini yerine getirme konusunda hassasiyet kırsal kesime göre daha azdır. Kent yaşamının getirdiği şartlar dolayısıyla daha zordur. Dini görevini yerine getirme konusunda kırsal kesimde hassasiyet olması kırsaldaki toplumsal kontrolun daha fazla olmasından kaynaklanmaktadır.

Modern bir yaşam tarzında toplumsal değişim daha hızlıdır.Genç nesilin kent yaşamına uyum sağladığı görülür. Geleneklerden daha kopuk Türkçeyi çok düzgün konuşan Arapça Kelimeleri telafuz etmekte zorlanan yada hiç Arapça bilmeyen bir genç nesil yetişmektedir.Bu da Nusayri ailelerin çocukları kent yaşamına uyum sağlasın yabancılık çekmesin diye özellikle çocuklarıyla Türkçe konuşma eğiliminden kaynaklanmaktadır.

Kent yaşamında imkanlar dini görevleri yerine getirmek için kısıtlı olduğundan Nusayri kültürü yeterince yaşatılamamaktadır.Böylelikle Kente adapte olmuş Nusayri topluluk gelenekle-modern kültür yani maneviyatçı kültürle maddiyatçı kültür arasında kalmıştır.

Nusayrilerin Yaşadığı kırsal kesimlerde maneviyatçı kültür gelişmiştir.Paranın yerini hatırın yada akrabalık ilişkilerinin aldığı yerlerdir. Nusayrilerin doğumundan ölümüne kadar verdikleri kararlarda aile ve toplum çok önemlidir. Toplumsal kontrol fazladır.Bu sebepten toplumda geleneksel kurallar ağır başmaktadır.

Nusayriler ve Ulusal Kimlik

Günümüzde etkisi gitgide artan insan hakları ,Kültürel çoğulculuk .farklı etnik ve dinin inançların ifade edilebilmesi cerçevesindeki talepler ulus- devletin temellerini zorluyor. Böylece ulus devletin yurttaşlık anlayışı ile farklılıklara saygıyı temel alan insan hakları siyaseti arasında bir gerilim ortaya çıkıyor.( İnal ,2006: 37)

Avrupa biriliğinden birçok ülke,bu gün farklı kültürlerden,farklı etnik kökenlerden gelen,değişik diller konuşan yeni yurttaşlarının kültürel kimliklerini yeni edindikleri yurttaşlık kimliği içinde sürdürebilmeleri için kanunlarını yeniden düzenliyor,birey haklarını gözeten ortak anlayışlara yöneliyor.Oysa Türkiye son seksen yılda çok kültürlü- çok uluslu bir imparatorluğun mirası üzerinde kurduğu ulus-devletle bu zengin mirastan “kurtulmaya” çalıştı. Buda Kürt,Ermeni,Rum,Süryani,Yahudi gibi çeşitli kimliklerin yaşadığı bu coğrafyada bir çok acı soruna yol açtı. (İnal,2006:37)

Bilindiği üzere “ulusal kimlik , sosyal ve politik bütünlüğün güçlü aracıdır. Toplumda sosyo-ekonomik düzey ,yaş cinsiyet,din gibi çeşitli boyutlardaki farklılıkların ayarttığı ayrılıkları,bölünmeleri telafi edici bir etkiye sahiptir. Ayrıca sosyal olarak marjinal veya alt düzeylerde bulunan grupların toplumda bir yer bulmasını ve entegrasyonunu sağlamaktadır.Bazen bu ulusal kimlikleşmenin ve entegrasyonun aygıtları olarak fonksyon gören resmi okullar,Diyanet işleri,siyasal kurumlar,ters fonksyona da sahip olamaktadır.Bu Kurumlar bütünleşme(entegrasyon )yerine eritmeyi (asimilasyonu ) seçerek potansiyel olarak etnik hareketler (monements) yaratabilmektedir.(Aslan,2005:146-147)

Örnek olay: Bir üniversiteli kız öğrencisi 1987 yılında Ortaokula giderken yaşadığı deneyimi dramatik bir şekilde dile getirmektedir. “Dersinde orta 2 öğrencisi olan bu öğrenci ye din öğretmeni beş vakit namazdan herhangi birini sınıf önünde uygulamasını istemiş bilmadiğini söyleyince çok kötü azarlamış.’Sen ne biçim Müslümansın ‘gibisinden . Olay büyüyünce Bu Nusayri kızı çağırıp açıklama yapıp olayı yatıştırmış.”Cahit aslanın kitabından (s147) geçen olayın tam metnini okuyabilirisiniz.Osmanlılar zamanından beri süregelen Nusayrilere karşı bu tutum 1987 yılı itibari ile değişik bir şekilde gelişmiştir. Buda Nusayrilere dayatılmaya çalışılan asimilasyon politikasının sadece biçim değiştirdiğini göstermektedir.

1950’li Yıllarda Hatay’da yaşayan yaşlı Nusayrilerin anlattıklarına göre ; Nusayriler,kaldırımlardan yürüyemezler ,hayvanlar için yapılan arklardan yürürlermiş.münferit olaylar olsa da Nusayri şeyhleri, kalabalık caddelerde yürürken sakalları yolunurmuş ve şalvarları çekilirmiş.özellikle 12 eylül askeri yönetimi döneminde Nusayrilerin yerleştiği bölgelere camiler yaptırılmış ve buralara Nusayri imamlar atanmıştır. Uzun bir süre Nusayriler, Sünni ağaların marabası olarak onların topraklarında yaşamışlar.Kendi içlerindeki dayanışmanın yardımlaşmanın güçlü olması ve çalışkan olmaları nedeniyle para biriktirerek çalıştıkları toprakların büyük bir çoğunluğunu Sünnilerden satın almayı başarmışlardır .(Türk,2005:29)

1938 yılında Hatay’ın nüfusunun yarıya yakını alevi iken dışarıdan Sünni vatandaşların kaydırılması sonucu bu oran gittikçe düşmektedir. Bu kaydırmalar 12 Eylül 1980’den sonra da yeniden gündeme gelmiştir. (Karasu ,2006:118)

Cumhuriyet tarihi boyunca bütün çabamızın Kürdün Türkleştirilmesi, ya da müslümanın laikleştirilmesi olmamalı Bütün çabamız sadece çoklu kimlik ve kişilik özelliklerine sahip olduğumuzu göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Sadece etnik ,dinsel ve cinsel kimliğimiz değil ,bunun yanı sıra yurttaşlık bağı ile bağlı olduğumuz ülkenin sorumlu yurttaşı olduğumuzu ,farklı kültürel kümelerle etkileşime açık olduğumuzu sadece doğum ve kan bağı ile edinilmiş kimlikler değil, bunun yanı sıra sonradan kazandığımız kimliklerle bir bütün oluşturduğumuzu unutmamalıyız. (İnal,2006:41) Yurttaşlık bağıyla bağlı olduğumuz kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmamızdan kaynaklı edindiğimiz kimliktir.Nusayrilik ise etnik,dinsel bir kimliktir. Yüzyıllardır yaşayan bir kültürdür. Nusayriler yüzyıllarca egemen iktidarların ve karşıt grupların baskısına maruz kalmışlar ve direnmişlerdir.

Joan Weulerse “Antioche” adlı yapıtında Antakya’da yaşayan Aleviler için şu tespiti yapar:”Alevilerin Antakya’daki durumu çok farklıydı. Merkezini politik açıdan egemen unsur olan Türklerin tuttuğu bir kentte, heteredoks bir mezhep olan aleviler şehir dışına atılmışlardı Bu konum,ikili horlamaya denk düşüyordu: Toplumsal açıdan köylü,Dinsel açıdan da sapkın olarak eziliyorlardı. Antakya’nın Alevi nüfusu “ağır işler ve alt meslekler için köle olmasa da seri “düzeyinde bir el emeğinin” deposu olarak görülüyordu. Güvenlik nedeniyle semtlere kapanmış Aleviler, dışlandıkları kentin en sefil ve ezilen kesimini oluşturuyorlardı. Kent topografisi içindeki yerleri azınlık Müslüman toplumlar yelpazesindeki uç konumlarının çarpıcı bir anlatımıydı. “(Karasu,2006:115)

Yaşları yetmiş ve üstü olanların anlattığına göre bir zamanlar Antakya’da Alevilerin kaldırımlarda yürümeleri bile yasaktı. Onlar kendilerini belli ettirmek için caddenin ortasında yürümek zorundaydılar.Kaldırımı kullananlar her türlü saldırıya maruz kalabilirdi. ( Karasu,2006:115)

Osmanlı zamanında Nusayrilerin mal mülk sahibi olması,Kuran satın alıp okuması bağnazlar tarafından adeta yasaklanmıştı.Çarşıya bile inemezlermiş.Aleviler Kuran elde edebilmek için Hristiyan din adamlarını devreye sokarlarmış.Nusayri din adamlarının sarıkları önce arkadan ateşle tutuşturulur; sonra ateşi söndürme bahanesiyle ayaklar altına alınıp çiğnenirmiş.Nusayri selamını almamak için.yüzlerini çevirenler; omuz atıp geçenler varmış.(Bulut,2001:96)

Samandağlı Abdullah Vural,tam 115 yaşında .’Eskiden el örmesi dizkapağına inen gömlek giyerdik ‘diyor.İç çamaşırı bulamadıklarını ;dağda ağaç,çalı çırpı toplama sırasında bu gömlek yırtılmasın diye, çırılçıplak iş gördüklerini ve bedenlerinde yara berelerle dolaştıklarını anlatarak o zamanki yoksulluğun boyutunu gösteriyor. (Bulut,2001:67)

Nusayri yaşlılarımızın anlattıkları geçmişte yaşadıkları sıkıntıları bu günkü durumla karşılaştığımızda ne kadar büyük bir mücadeleyle günümüze geldiklerini görmekteyiz.Geçmişten bu güne kabul ettirilmeye çalışılan sunni İslam öğretisine gösterdikleri direnç kendi kültürlerini koruma azmi takdire değerdir.

Samandağlı Ahmet "Eskiden Arapça yasaktı. Şimdi Türkmen köylerinde Arapça Türkü söyleniyor" diyor. Samandağ'a geri dönerken, çok eskiden de değil, 1980'lerin sonuna doğru bu topraklarda yaşanılan anlamsız yasakları düşünüyoruz. 12 Eylül'e kadar siyasal şiddetten nasibini en az alan Samandağ'da, 12 Eylül sonrası inanılmaz baskı uygulanmış. Neredeyse herkes sorgudan geçirilmiş. Bu süreç 1985'e kadar en ağır biçimde sürmüş.
1990'lı yıllara doğru garip yasaklar vardı Samandağ'da. Hatta şimdi birkaç sanatçının albümüne aldığı, Türkiye'nin her yerinde çalan 'Meryem Meryemti' türküsü yasaktı. Oysa türkü, Osmanlı askerleri tarafından kaçırılan bir Arap kızının öyküsünü anlatıyordu. Hatta o yıllarda Samandağ'da bir düğünde bu türkü çalmaya başlayınca, o sırada salonda bulunan dönemin ilçe emniyet müdürü yasak olan türküyü susturmak için silahını çekip havaya ateş bile etmişti.Yasaklar kumsalı Samandağ'ın Çevlik kumsalı, yaklaşık 18 kilometredir. Bu yanıyla' Türkiye'nin en uzun kumsalı' olarak anılır. O yıllarda, saat 18.00' den sonra kumsalda gezinmek yasaktı. Hele yazları, havanın kararmasına saatler kala kumsal boşaltılır, kurt köpekleriyle gezen jandarmalar sahilde kalanları uyarırdı. Samandağ'da balık önemli bir geçim kaynağı. Ama o zamanlar, Samandağlı balıkçıların gece denize açılmalarına ve denizde kalmalarına izin verilmezdi. Samandağlılar karşılarında başka yerlerden gelen balıkçı teknekleri avlanır, onlar kıyıdan seyretmek zorunda kalırlardı.(Celal Başlangıç,Radikal,29,07,2002)

Nusayrilerin Dil konusunda da bir dönem 1980 sonrası Arapça müzik çalınmasın diye askerin düğünü basması gibi olaylar anlatılır. Nusayrilik ulusal kimlik çelişkisinde dinsel ve dilsel müdahalelere de maruz kalmıştır.Ayrıca 1990’lı yıllarda Afganlı göçmenlerin Ovakentte arsa sahibi yapılması ve devlet olanaklarının sunulması.Amik ovasının bir bölümünün Karadenizden getirilen sahıslara işleme hakkının verilmesi gibi uygulamalarda Nusayri Araplar’ın tarih sahnesinde olduğu gibi günümüzde de bir takım siyasi ve politik oyunlara maruz kaldıklarını göstermektedir.

Samandağının Kurtderesi mahallesi sakinlerinin bir bölümünün hukuk dışı uygulamalarla tamamen siyasi oyunlarla tapularının iptal edilmesi de yakın tarihte olan başka bir olaydır.Saho mağdurları zamanının içişleri Bakanı bizzat Mehmet Ağar’ın vasıtasıyla tapuları ellerinden alınmıştır.Hukuki olarak aleni bir şekilde o toprakların bir Türk vatandaşı olan ve nufus ve evlik cüzdanı olan Mustafa Şah’tan satın alındığı kanıtlanmasına rağmen.Bu Kurtderesi mahallesindeki bu sakinler evlerini ,arazilerini boşaltma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Murat Çelikkan Saho davasını “Bölgede bu uygulamaya ilişkin yorum, Arap kökenli vatandaşlarımızın Antakya'da mülk edinmesini engelleme. Gerekçe, Suriye ile olan Hatay meselesi ve plebisit korkusu. Bu da, 'azınlık vakıfları'na uygulanan 'derin devlet politikası'nın bir benzeri. Topraksızlaştırma politikası. Hatta yerleştirilen Türkmenler vesaire... Vatandaşların ellerinden giden, bedelini, vergisini ödedikleri toprakları için açılan 10'dan fazla dava, aleyhlerine sonuçlanmış. Temyiz aşamasında olanlar var. Sadece iki dava, mülkiyet bedelinin tahsili amacıyla AİHM'ye gitmiş. Bizi yeni bir rezalet daha bekliyor orada anlayacağınız. Suriye ile ilişkilerin düzelmesi, Hatay meselesinin resmi düzeyde halli için gelişmeler çok olumlu. Peki ama 'Şaho mağdurları'nın hali pür melali ne olacak? Son çare, Cumhurbaşkanı'na başvurmayı düşünüyor, bunun için imza topluyorlar. Derin kırmızı çizgiler, ah o çizgiler! (Çelikkan,Radikal,07.01.2004)

Bu politik oyunlar aleni bir şekilde ortadadır.Nusayriler basında yada araştırma adı altında yayınlanan asılsız iddialarada maruz kalmaktadır. Nusayri Alevileri, Nusayrilikle ilgili araştırma yapan bazı araştırmacılara tepkilidir. Oturdukları yerden alana inmeden araştırma yapmaktalar hem asılsız idialar hemde bilimsellikten uzak cümleler kurmaktadırlar.Nusayrilerin istemediği şekilde bir beceriymiş gibi namaz sürelerini yayınlamaktadırlar.Nusayrilerin dinsel inançlarını saygısızlık yapmaktadırlar. Bir araştırmacı, araştırma yaptığı toplumun inançlarına saygı duymalıdır.Her toplumun kutsalı vardır.Toplumlar bu kutsallar sayesinde birleşir bütünleşir kaynaşır.Bu kutsallar için geçmişten günümüze bedel ödemişlerdir.Ödemeye de devam etmektedirler.

Celal Başlangıç’ın deyimiyle” Musa Dağı'na bakarken insan, 'Ne kadar çok acı yaşanmış bu topraklarda, şu anda yaşananlar ve daha da yaşanacak olanlardan gayrı' demekten alamıyor kendini. Musa Dağı gibi bu ülkenin de acıları bitmiyor ve insan bu coğrafyada acıyı büyütenlerin, o sıcacık, saygılı, iri gözlü Samandağlıların yüzüne bakarken utanacakları günü bekliyor.”(Başlangıç,Radikal,29.07.2002)

Sosyolog KENAN KAHLIOĞULLARI

KAYNAKÇA

-Andrews,Alford,Peter,(1992),Türkiye’de Etnik Gruplar,Çev:Mustafa Küpüşoğlu, 1.Basım,İstanbul,Ant Yayınları

-Aslan ,Cahit,(2005),Fellahların Sosyolojisi,1.Basım,Adana,Karahan Kitabevi

-Bulut,Faik,(2001),”Nusayriler”,Atlas Dergisi”,sayı 104,İstanbul

-İnal,Celal,(2006),”Çok Kültürlülük ve Toplumsal Uzlaşma”, Nusayrilik Alevilik Ve Çok Kültürlülük içinde,Der Mehmet Karasu,1.Basım,Ankara,Keşif Yayınevi

-Karasu,Mehmet,(2006),”Alevi Nusayriler”, Nusayrilik Alevilik Ve Çok Kültürlülük içinde,Der Mehmet Karasu,1.Basım,Ankara,Keşif Yayınevi

-Keser,İnan,2005,Nusayrilik:Arap Aleviliği,3.Basım,Adana,Karahan Kitabevi

-Ortaylı,İlber,et.al.,(1999),Türkiye’deAleviler,Bektaşiler,Nusayriler,İslamİlimleri Araştırma Vakfı,No:61,İstanbul,Bayrak Matbaası

-Serin,Şerafettin,(1995),Aleviler,Nusayriler ve Şiiler kimlerdir?,Adana:Koza Ofset

-Sertel,Ergin, 2005, Dini ve Etnik Kimlikleriyle Nusayriler,1.Baskı,Ankara,Ütopya Yayınevi

-Türk,Hüseyin,(2006),”Hatay’da Çok Kültürlülük ve Hoşgörü”,Nusayrilik Alevilik ve Çok Kültürlülük içinde,Der:Mehmet Karasu,Ankara,Keşif Yayınevi

Not: Hatay/Samandağ yerel gazetesi Cemre Gazetesi'nin internet sitesi 'dan alıntıdır.
denyen
Sunni araştırmacıların dilinden;Arap Alevileri (Nusayriler)

Arap Aleviliği yaşam tarzıyla, dini inanış ve ibadet biçimleriyle Anadolu Aleviliğinin
kolları olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır.

Arap Aleviler, ülkemizde yaşayan en büyük azınlıklardan biri durumundadırlar. Ülkemiz sınırları içerisinde ulus olma özelliği göstermezler ve bu yönde de bir çaba görülmez. Büyük ölçüde düzene entegre olmuşlardır. Sayıları net olarak bilinmemektedir. Büyük çoğunluğu Hatay’da yaşamaktadır. Hatay’ın Samandağ ve merkez ilçesi Antakya ile İskenderun’un kıyı şeridinde toplanmışlardır. Hatay dışında Tarsus, Adana ve Mersin’e de yerleşmişlerdir. Suriye’de yaşayanlar da bu ülkede azınlık durumundadırlar.

Arap Alevileri “Nusayri” adıyla tanımlanırlar. Çukurova bölgesinde “Fellah” da denilir. Ayrıca bazı yerlerde “Arap uşağı” denmektedir. Bazı kaynaklarda ise “Alawi” olarak adlandırılmışlardır. Hatay’da yaşayanlar “Fellah” tanımlamasını başkalarının kendilerini kötülemek için kullandığını düşünürler ve bu şekilde anılmayı kabul etmezler.

Sunni inançtan bazı kesimler egemen sınıfların halklar arasında düşmanlık yaratmak için başvurduğu çarpık ve yalan propagandalarının etkisinde kalarak Nusayri’lere karşı önyargılı davranıp kötüleyici ve aşağılayıcı tavırlar içine girebilmektedir. Bunun en son örneğini Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan oligarşinin Suriye’ye karşı savaş naraları attığı sırada “Nusayrilik sapık bir Alevi akımıdır” diyerek gösterdi. Bu çarpık yaklaşımın kökeni bir kaynakta şöyle açıklanmaktadır: “İbn Teymiye’nin, 7-13. asırda Nusayrileri sapıklıkla suçlaması, Sunnilerin Nusayrilere büyük kin duymalarına ve onlara düşman olmalarına sebep olmuştur.”

Yaratılmak istenen bu düşmanlığa, gördükleri büyük baskı ve zulümlere rağmen Nusayriler tarih boyunca bir çok halkla iç içe birlikte kardeşçe yaşamışlardır.

Kullandıkları Dil
Arap Alevilerin ana dilleri olan Arapça’yı günlük konuşmalarında halen yaygın olarak kullanırlar. Özellikle Hatay’da yaşayan Arap Aleviler, kendi aralarındaki ilişkilerinde Arapça konuşmaktadırlar. Ancak son dönemlerde ana dilden uzaklaşma da görülmektedir. Aileler çocuklarına önce Türkçe’yi öğretmekte, Türkçe konuşmayı özendirmektedirler. Halkın bu yönelimini asimilasyon politikasından ayrı görmemek gerekir. Özellikle çocuklar üzerindeki bu baskılanmaya rağmen, Arapça’nın öğrenilmesinin ve günlük yaşamda yaygın olarak kullanılmasının önüne geçilememiştir. Ancak çok az bir kesim dışındakiler Arapça okuma ve yazmayı bilmez. Bilenler de ya dini inançları gereği Kuran okumak için ya da özel bir ilgi nedeniyle öğrenmişlerdir.

Hatay dışındaki Mersin, Tarsus ve Adana’da yaşayan Alevilerin konuştuğu Arapça bozulmuştur. Türkçe ile karıştığı görülmektedir.


Selçuklu döneminde Antakya’yı ele geçirdikleri, ancak daha sonra Fransızların bölgeyi işgal etmesiyle, bir süre onların hakimiyeti altında yaşadıkları söylenmektedir. Tarihleri boyunca da Haçlılar, İsmaÓliler, Moğollar ve Osmanlılar gibi başka halkların hakimiyeti altında yaşamışlardır. Yavuz Sultan Selim’in Suriye’yi almasıyla Osmanlı’nın hakimiyetine giren Nusayriler bu dönemde en yoğun baskıyı görmüş ve soykırıma uğramışlardır. Tarihe ilişkin bilgilerde Haleb’de 40 bin Nusayri’nin katledildiği belirtilmektedir. Şafi mezhebine girmek istemeyen Nusayriler, şeyhleriyle birlikte kılıçtan geçirilirler. Ardından bölgeye 50 bin Türk yerleştirilir. Osmanlı devletinin katliam ve soykırım uyguladığı dönemde varlıklarını, hıristiyanların onları saklayıp korumasıyla sürdürebildikleri belirtilmektedir.

1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Nusayriler, yeniden Fransızların hakimiyeti altına girerler. 1939’a kadar otonom bir yapılanma içinde yaşarlar. Bir kısmı Suriye topraklarında kalır. Bu otonom yapılanmanın toprak bütünlüğü Türkiye ile Fransa tarafından korunacaktır. Hatay Cumhuriyeti adını alan yapılanma içişlerinde bağımsız, dış işlerinde ise Suriye’ye bağlıdır. Yapılan seçimlerde 9 Alevi Arap’ın yanısıra, 22 Türk, 5 Ermeni, 22 Sünni Arap ve 2 Ortodoks Rum Hatay Cumhuriyeti Meclisine milletvekili seçilir. Ancak 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla otonomiye son verilir. Burada yaşayan Nusayriler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayılır ve azınlık hakkı da tanınmaz. Bundan sonra da tüm farklı milliyetten halklar gibi asimilasyon politikalarıyla Türkleştirilmeye çalışılırlar.

Sosyal Yaşam,
Gelenek ve Görenekler
Arap Alevilerin yazılı bir tarihi olmamıştır. Sürekli yasaklı, baskı altında olduklarından böyle bir şansları da olmamıştır. Gelenek ve görenekler kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere kadar getirilmiştir.

Nusayriler tarihleri boyunca hep başkalarının egemenliği altında, gördükleri baskı ve zulüm nedeniyle gizlenerek, saklanarak yaşamışlardır. Dini inançlarını, gelenek, göreneklerini ve kimliklerini gizlemişlerdir. Bu nedenle “Gizlilik” ve “Sır”ın yaşamlarında önemli bir yeri vardır. Gizlilik bugün eskisi kadar yaygın olmasa da hala sürmektedir. Yakın zamana kadar hemen tüm ailelerin çocuklarına ilk öğrettikleri şeylerden biri kimseye Arap Alevi olduklarını söylememeleridir.

Dini ibadetler gizlilik içinde yapılır. Kendi dışlarında kimsenin görmemesine, duymamasına özel önem verirler. Son dönemde kısmen değişiklik görülse de başka milliyetlerden ve inançlardan halklarla kız alınıp verilmez. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Arap Alevilerde dışa kapalı bir yaşam tarzı vardır.

Arap Alevilerin dışa kapalı olması diğer halklarla birarada yaşamasına engel olmamıştır. Geçmişten bu yana Hatay bölgesindeki Hırıstiyan, Musevi, Süryani, Sünni, Ermeni, Türk, Kürt, Çerkes, Rum, Yahudi çeşitli milliyet ve inançlardan halklarla hep birarada yaşamışlardır. Bu halklar arasında hiç bir zaman düşmanlıklar, kavgalar olmamıştır. Yine, Adana, Mersin ve Tarsus’ta yaşayan Arap Aleviler Türklerle, Kürtlerle, Sunnilerle komşuluk yapmakta, onlarla iç içe yaşamaktadır.

Arap Alevilerin içe kapanık yapısı son yıllarda değişikliğe uğramaya başlamıştır. Emperyalizmin halklarımıza dayattığı yoz-kozmopolit kültür Arap Alevilerde de etkisini göstermekte, gelenek, görenek ve yaşam tarzında da bir bozulmaya yolaçmaktadır. Toplumsal dayanışma, paylaşım, yerini giderek bencilliğe, herşeyin maddiyat olarak görülmesine bırakmaktadır.

Arap Aleviler, geçimlerini geçmişten bugüne kadar esas olarak topraktan sağlamışlardır. Çiftçilik en yaygın meslektir. Hatta bazı bölgelerde “Fellah” denmesinin nedeni de budur. Bu kelimenin Arapçada birçok karşılığı vardır. “Azab” yani köle olarak da, ekin biçen çiftçi olarak da ifade edilir. Bugün de Arap Alevilerin azımsanmayacak bir kesimi hala çiftçilik yapmaktadır. Hatay’ın sınır bölgesinde olması nedeniyle Ortadoğu halkları özellikle de Suriye’dekilerle yakın ilişkileri vardır. Bir kısmı Suudi Arabistan başta olmak üzere Libya, Ürdün, Kuveyt ve Suriye’de çalışmaktadır. Suriye’de öğrenim gören gençler de bulunmaktadır. Avrupa’ya daha çok da Almanya’ya gitmiş olanları da vardır. Bunun yanında otobüs ve kamyon taşımacılığı da çok yaygındır ve çoğu Ortadoğu ülkelerinde iş yapmaktadır.

Aile çocuğuna ilk önce onurlu, namuslu, dürüst ve adaletli olmasını, insanlara haksızlık etmemesini öğretir. Arap alevi halkında erkek çocuğun önemli bir yeri vardır. İlk doğacak erkek çocuk için adaklar adanır. Doğduğunda kurbanlar kesilir. Bazen saçının tümü veya ele gelecek kadar bir tutamı 7 yaşına kadar kesilmez. 7 yaşında saçın kesilmesinde dini tören yapılır, kurban kesilir.

Arap Alevilerin yaşamında dinin büyük etkisi vardır. Yaşamdaki ilke ve değerler dini inanışa göre belirlenmektedir. Bu nedenle, kadercilik, şükürcülük, boyun eğme de oldukça yaygındır. Ölen canlının (insan veya hayvan) ruhunun anında başka bir canlıda yeniden doğduğuna inanılır. Ölen insan dünyaya yeniden bir insan olarak gelebileceği gibi bir hayvan olarak da gelebilir. Tabii hayvanın da insan olarak gelmesi mümkündür. Bu inanış öylesine yaygındır ki, bazen ölen bir insanın ruhunun kime geçtiğinin bilindiğine bile inanılmaktadır.

Geçmişte daha çok dini inançlarından kaynaklanan nedenlerle kadınları çok değersiz görme vardır. Ataerkil toplum yapısı, kadınların aşağılanmasını ve bunun din aracılığıyla resmileştirilmesini sağlamıştır. Her ataerkil toplumda olduğu gibi geçmişin bu izi hala sürse de bugün bu durum Nusayrilerin yaşamında çok fazla kendini hissettirmemektedir. Kadınlar aile ve toplum içerisinde eskisine göre belli bir saygınlık kazanmıştır. Ancak, yine de kadınlar erkeklerle eşit yaşam koşullarına sahip değildir.

Dini İnanç
Arap Aleviliği yaşam tarzıyla, dini inanış ve ibadet biçimleriyle Anadolu Aleviliğinin kolları olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır. İslamın beş şartından namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek Arap alevilerinde de vardır. Ancak bu ibadetlerin yerine getiriliş biçimi aynı değildir.

Alevilerde tek başına ve toplu olmak üzere iki şekilde namaz kılma vardır. Tek başına namaz (Arapçada Sela anlamındadır) kılma sadece belli dua ve sürelerin okunması şeklindedir. İş yapılırken de, yürürken de yapılabilir. Önemli olan hiç kimseye hissettirmemektir. Toplu namaz ise, bayramlarda, özel günlerde, adaklarda vb. kılınır.

Erkekler ancak belli bir yaşa geldikten sonra namaz kılabilirler. Namazı öğrenme yaşı genelde 13-18 yaş arasıdır. Kadınlar ise namaz kılmazlar. Toplu namaza giremezler. Sadece belli dualar okurlar. Kadınların okuduğu duaya “Şükür Duası” anlamına gelen “Savvar-ıl Hamd” denir.

Nusayri’ler toplu namazlarda başlamadan önce bağhur veya buhur denilen bir tütsüyü elden ele dolaştırırlar. Namazın bir yerinde de önceden hazırlanmış üzüm suyu önce şeyhe ardından tüm cemaate ikram edilir. Namaz bittikten sonra kesilen kurban etinden hazırlanmış yemekler yenir. Namaza katılanlara evlerine giderken kurban etinden birer parça verilir. Buna “hıssi” (pay) denir. Arap Alevileri genelde kurban etini çiğ dağıtmazlar. Kurban eti, bulgur veya pirinç pilavı, haşlama ve “hirısi” denilen bir çorba şeklinde dağıtılır. (Hirisi buğday ile et kaynatılarak yapılır)

Arap Alevilerin takvimi miladi takvime göre 14 Temmuz’da, Arapça’da “Temmuz ul Evvel” denilen bir bayram günü kutlanır. Bu günde işe gidilmez. Daha çok piknik yapılır, eğlenilir, türbeler ziyaret edilir. Aynı şekilde, diğer dini bayram günlerinde de kadınlar ev işi yapmazlar, özellikle dikiş dikmezler. Ğid-il Ğadir denilen en büyük bayram gününde kadınlar da erkekler de hiç bir iş yapmazlar. İşyerleri kapatılır, tarlaya gidilmez. İş günah olarak kabul edilir. Çalışılırsa başa bir iş geleceği, kaza yapılacağına inanılır.

Arap Alevi halkının yaşamında kutsal olarak görülen ziyaret (Türbe) yerlerinin önemli bir yeri vardır. Buraları ziyaret etmek, hacca gitmekle eşdeğerde görülür. Bu ziyaretlere adaklar adanır, tütsüler yakılır. Arap Alevi halkının yaşadığı yerlerde mutlaka bir kaç ziyaret vardır. Bu ziyaretlerin en önemlisi ve değer verilenlerden biri “Hıdır Peygamber Ziyareti”dir. Eli dara düşenlere yardım ettiğine, hastaları iyileştirdiğine, yoksulun yanında olduğuna inanılan Hıdır Peygamber için her yıl Ağustos veya Eylül aylarında bayram yapılır. Bu bayram Arap Alevi halkı için önemlidir. Arapçada “Hesint-il Ğıdır” denir. Bayramda işbölümü yapılır ve bu işleri yürütmek için bir anlamıyla komite diyebileceğimiz belli insanlar seçilir. Bu komite insanları görevlendirip, her aileden veya evden toplanacak eşyaların (kap-kacak, odun, un, para, kurbanlık, pirinç, buğday vb.) toplanmasını sağlar. Alınan eşyalar zorla değil, gönüllülük temelindedir. Toplananlar daha önce tesbit edilen bir eve getirilir. Ğid’de yapılacak yemekler için hazırlıklar yapılır.

Cenazeler
Arap Alevileri de diğer halklar gibi, cenazelerinde büyük önem verirler. Ölünün ardından ağıtlar yakılır. Eğer ölen, genç kadın ve bekarsa eline kına yakılır. Erkek ve bekar ise, düğünü yapılır gibi davul zurna çalınır. Eğer ölen insan yaşlı biri ise, çocukları-torunları diğer akrabaları gelir elini öper. Onu son yolculuğuna uğurlarlar.

Tüm defin işlemleri evde veya kutsal kabul edilen bir ziyaret (Türbe) yerinde yapılır. Cenaze olan evde 7 gün yemek pişmez, hiçbir ev işi yapılmaz. 40 gün televizyon açılmaz, müzik dinlenilmez. Eğlence olabilecek her şeyden kaçınılır. Erkekler en az 40 gün sakal kesmez. Çok sevdiği, değer verdiği yakınını yitiren bazı insanlar yıllarca, hatta ömür boyu düğün vb. eğlenceye katılmaz.

7 gün boyunca yemeği, komşular, akrabalar, cenazesi olanlara hissettirmeden kendi aralarında yapar ve getirirler. Ayrıca komşu ve tanıdıklar da 7 gün televizyon açmaz ve eğlence yapmazlar. Bu 7 gün boyunca hergün sabah mezar ziyareti yapılır. Yedinci gün ise kurban kesilir. Arapça’da “Sübuğ” denilen bu günde mevlüt okutulur, sela (namaz) yapılır. Ölünün 40’ında, bayramlarda ve ölüm yıldönümlerinde de mezar ziyareti yapılır. 40’ında ve ölüm yıldönümlerinde çeşitli yiyecekler dağıtılır.

Düğünler
Arap Aleviler dışarıdan kız alıp vermezler. Tercihleri kendi içlerinden, yani yine Arap Alevilerden olur. Başlık parası yoktur. Geçmişte böyle bir gelenek olmasına rağmen, uzun bir süredir kalkmıştır.

Evlenme bir kaç aşamadan geçilerek olur. Söz kesme, nişanlılık ve evlilik... Nişanlılık genelde bir-bir buçuk yıl sürer. Ama 4-5 yıl gibi daha uzun da olabilir.

Nişanlılık döneminde erkek nişanlısına özellikle bayramlarda, özel günlerde hediyeler (çeyizlik eşya, altın vb.) götürmek zorundadır. Ayrıca para verir. Gelin adayı bu hediyeler ve parayla çeyizini tamamlar. Ev eşyalarının bir kısmını erkek, bir kısmını kız tamamlar. Nişanlılıkta anlaşmazlık çıkar ve ayrılma olursa, kız tarafı erkekten aldığı hediyeleri ve parayı iade eder.

Düğünler geçmişte 3 veya 7 gün sürerdi. Bugün genel olarak iki gün sürmektedir. Düğünden bir hafta önce “imam nikahı” kıyılır. İmam nikahını Şeyh kıyar. Gelin ve damat nikah kıyılırken orada bulunmazlar. Her iki tarafın ailesinden birer temsilcisi gider.

Düğün töreninden bir gün önce gelin çeyizini yeni evine taşırken akrabaları ve tanıdıklarını çağırır. Davul zurna çalınır, oyunlar oynanır. Gelen misafirler gelinin çeyizini seyrederler ve taşınmasına yardım ederler. Arapça’da bu “çıkartma” anlamında “Tıtliğa” olarak tanımlanır.

Kına gecesi kızın evinde veya belirlediği yerde yapılır. Genelde yemeklidir. Oyunlar oynanır, halaylar çekilir. Belli bir saatte gelin ve damat orta yere oturtulur. Sırayla önce gelinin avuç içlerine, ardından damadın serçe parmağına kına yakılır. Kına yakılırken duadan sonra bir veya birkaç kişi tarafından Arapça “Mıvvel” denilen uzun hava çekilir.

Ertesi gün düğün töreni yapılır. Yaygın olarak görülen geleneğe göre, gelinin annesi düğüne gelmez. Düğünde “kuşak merasimi” yapılır. Gelinin bekar erkek kardeşi veya yakın akrabası gelinin beline kırmızı kuşak bağlar. Kuşak düğün bitene kadar gelinin belinde kalır.

Düğünün sonlarına doğru Arapça’da “Şaboş” denilen “Katkı Töreni” yapılır. Bu törende evlenen çiftlere verilen hediyeler, (genellikle altın olur) ve paralar yüksek sesle duyurulur. Bu tören, dayanışma amaçlıdır. Gelin düğünden sonra 7 gün evinden çıkmaz. 7. gün annesinin evine ziyarete gider.
denyen
TARİHÇİLERİN ARAŞTIRMALARINDAN :

Bir din veya mezhebin tarihi ile, buna salik toplumun tarihi farklı konulardır. Aslında bu konular iç-içedir ve birbirlerini etkiler. Biz burada, her iki konuya ilişkin bazı noktalara değinmekle yetineceğiz.
Et-Tavil, Şii-Sunni ayrışmasının; Arap Adnani soy içindeki cahiliye dönemi Haşimi-Emevi çekişmesinin islâmiyet dönemindeki devamı olduğunu bildirmektedir. Hilafet-imamet ayrışması, çalışması, günümüze uzanması, bunun görüntüsüdür.
Emeviler; Ali'ye sövmeyi dini bir vecibe haline getirdiler. Lanet yapmadıkça namazın makbul olmayacağı bildiriliyordu. Bu durum, Emevi ıslahatçısı halife Ömer b. Abdülaziz tarafından ortadan kaldırıldı.
Kimi Abbasi hükümdarları; Hz. Hüseyin'in mezarının yıkılmasına ve yerinin sürülmesine, Ali adındakileri öldürme emirleri verdiler. Bir kısım ulema; Alevileri kötüleyerek, aleyhte Hadis'ler uydurarak, suçlar ve ayıplar yakıştırarak, hacimli kitaplar yazarak, vali ve emirlere, hükümdarlara yaranmağa çalıştılar.
Abbasi'nin zulmü, Emevi'yi aratmadı. Bu nedenle Aleviler; Horosan, Mısır, Klikya'ya ve başka yerlere göç ettiler.
Hz. Muhammed buyurdu: "Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısı. İlim isteyen kapıya gelsin" (Hadis). Nusayrilikte; her İmam'ın bir Bâbı vardır. Buna göre, 11. İmam Hasal el-Askeri'nin Bâb'ı Ebu Şayb Muhammed b. Nusayri el-Basri'nin en-Nümeyri'dir. 12. İmam Muhammed el-Mehdi'nin özel bir Bâb'ı olmadan gıyaba karıştı. Seyyid Ebu Şuayb Muhammed, Samarra'ya yerleşti ve görevini sürdürdü. Yerine Muhammed b. Cündüp, yerine Muhammed el-Cennân el-Cünbülâni geçti. Adıyla "Cünbülâni tarikatı" kuruldu. Mısır'a giderek Seyid Hüseyin b. Hamdan el-Hasibiyi tarikatına aldı. Hasibi, Nusayri'liğin ikinci Pir'idir. Halep'te gömülüdür, türbesi "Şeyh Yaprak" adıyla ziyaret yeridir.
Hasibi'den sonra; Seyyid Muhammed b. Ali el-Cilli, Hasibi halifesi olarak yürüttüğü (Halep), diğeri de Seyyid Ali el-Cisri'ni yürüttüğü (Basra) olmak üzere iki merkez oluştu. Seyyid el-Cilli'den sonra, Halep'te ki merkez Lazkiye'ye taşındı ve başkanlığını halife Ebü Said el-Meymün Sürür b. Kasım et-Tabaranı yapıyordu.
Hasibi, her kavimden insanı İslam'a ve yeterli olanları da Cünbülani tarikatına alıyordu. Böylece Aleviler'de her türlü İslami kavimlerden insan vardı (Arap, Türk, Hıristiyan, Yahudi, Rumi vb.).
Haçlılar, ölen Hıristiyanların öcünü Aleviler'den alıyorlardı. Diyarbekir, Malatya, Tarsus, Adana, Antakya, Lazkiye Alevileri ortadan silindiler. Buna bir de Hama-Humus-Lazkiye-Antakya bölgesindeki deprem eklenince, Aleviler acınacak hale düştüler, siyasi-dini örgütleri çözüldü. Bu arada Türkler geldi. Nusayri dağlarında çarpışma, ölüm, katliam eksik olmadı. Ardından Moğol saldırısı, çok yaman oldu, bir sel gibi önünde ne varsa sildi, süpürdü. Abbasi Selçuklu, Arap, Osmanlı şehirleri, hükümdarlıkları bir bir çöküyordu. "Timurlenk (1336-1405), inanç bakımından katkısız bir Aleviydi". Şam'ı fethettiği zaman, kendisinden Ehl-i Beyt'in öcünü alması istenmişti. Timür; yağma ve katliama izin verdi. İnsan kafalarından bir tepe oluştu.
Hasıybi'den sonra Alevilerin dini liderliğine Ebu-Sait Tıbrani geçmişti. Taberiye şehrinden olan bu zat yine Hasıybi gibi Suriye'ye hicret etmiş fakat, Halep değil Lâzikiye yönüne gelmiş, oraya yerleşmiş ve orada vefat etmişti.
Halep'te yaşayan Aleviler, ya öldürüldü veya kaçıp kurtuldu. Canlarını kurtarmak için kaçabilenler genellikle Akdeniz kıyılarına doğru kaçıp, Lazikiye'den Mersin'e kadar uzanan deniz kıyılarını işgal ettiler. O zamanlarda da bu bölgeler, ormanla kaplı idi. Ormanları kesip, tarım alanı haline getirdiler. Bu yüzden salt tarım işleriyle meşgul oldukları için kendilerine (Fellah) ismi takıldı. Zira, Arapça olan fellah kelimesi çiftçi anlamındadır.
Osmanlı Devleti, halkı "millet" esasına göre yönetiyordu. Buna göre her dini inanış resmen bir "millet" tehakki edilirdi. Müslümanlar devletin sahibiydiler. "Zımmi"ler de azınlıktı. Buna rağmen, bazı gruplar görmezlikten gelinmişti. Devlet yönetimi için tehlike oluşturmayan dini gruplara müsamaha vardı. Vahhabilik, İsmailiye, Hurüfilik takip edilmiş Dürziler, Yezidiler, Nusayriler hoş görülmüştür. Sunnilik dışındaki dini gruplara gösterilen toleransa devletler için "istimalat" politikası denilmektedir.

Nusayrilik Silsilesi:

Hasan el-Ahir el-Askeri (as) 11.İmam
I
Muhammed bin Nusayr –Bâb
I
Muhammed bin Cündüb
I
Abdullah bin Muhammed el Cennan el Cenbalani
I
Ebi Abdullah el-Hüseyn bin Hamdan el-Hasibi (ŞEYHÜL Mezhep)


"İhtida"ya Zorlama
II. Abdülhamit zamanı, dünya siyaseti açısından karışık bir dönemdir. İmparatorluk zayıflamıştır. Avrupa Devletleri, Osmanlı topraklarını işgal etmekte, karışıklıklar çıkarmaktadır. Toplumsal bütünlüğü korumak amacıyla, Yezidi, Dürzi, Nusayrilere karşı Sunnileştirme politikası güdülmüştür. Yezidi ve Dürziler'den; cizye alınmamış, askere alınmış, "millet" statüsü verilmemiştir. Sunni islama geçtikleri zaman "ihtida" ettikleri kaydedilmiştir. Nusayriler'de aynı işleme tabi olmuş, ancak Sunnileşince "tashih-i İman" ettikleri bildirilmiştir. Lazkiye mutasarrıfı (1890), İstanbul'a gönderdiği yazıda; Sahyun bölgesi Nusayrilerinin Sunni-Hanefi mezhebe geçtikleri bildirilmiş ve eğitimleri için okul-cami yapımı istenmiştir. Böylece, bölgede yaygın Cami inşa ederek bir "ihtida" amaçlanmıştır.
"Tekfir" Fetvaları
İbni Tey-miyye'nin. Nusayriler hakkındaki "tekfir" fetvası, Nusayriyye Risalesi, Memlük Sultanı Klavun'un Nusayrileri toplu "ihtida"ya zorladığı döneme aittir. "Fermanı"nın imdadına "fetva" yetişmektedir.
M. Maoz, Osmanlı'nın Suriye-Lübnan yönetim siyasetini şöyle anlatmaktadır: "Doğrusu, Suriye'nin 400 yıllık idarecileri Osmanlı Türkleri, genel olarak Alevilere dini nedenlerden ötürü zulmetmediler. Fakat zaman zaman, özellikle de 19. yy.'da Osmanlı paşaları, Alevilerin özerklik merkezlerini dağıtıp merkezi idarenin otoritesini kabul ettirmek için Ansariyye bölgesine askeri seferler düzenlemişlerdi. Aralıklı olarak onlarca yıl süren uzun bir dizi silahlı çatışmalardan sonra Osmanlılar; - idamlar, tutuklamalar, sınır dışı etme, silahsızlandırma, hatta askere çağırma ve vergilendirme gibi yollarla - Alevilerin askeri ve siyasi güçlerini oldukça zayıflattılar ve asırlar boyunca ilk defa olarak hükümetin otoritesine boyun eğdirdiler".
Midhat Paşa, Suriye valiliği (1879-1880) sırasında, Alevi önderlerini, Hama Hükümet Konağında topladı ve onlara karşı konuştu: "Hükümet sizi dinlemiyor, şikayetinizi iletecek bir kanal yok". Hükümete karşı asi kaldınız. Okul yok, yol yok, refah eseri yok. Bu yüzden daima asi, inatçı, muhalif kaldınız. Doğaldır, kınanacak bir tarafınız yok. Evlatlarım! Sizi temin ederim ki, bu sağlıksız koşullardan sizi kurtaracağım ve Lübnan dağında olduğu gibi kendi kendinizi yönetmenizi sağlayacağım". Bunun üzerine Midhat Paşa vali olarak İzmir'e atandı.
Suriye'li Hıristiyanları korumak amacıyla, Gambot (silahlı gemi) siyaseti kullandılar. Suriye sahillerinde, gayrı müslümlere destek amaçlı gösteriler yaptılar. Sonra kıyıda devriye gezdiler. İç ayaklanma (1860) sırasında bir Fransız kuvveti Lübnan'a çıktı. Daha sonra Fransızlar; Cezayir (1830), Tunus (1881) ve Fas'ı (1907); İngilizler ise Kıbrıs (1878) ve Mısır'ı (1882) işgal ettiler. İşgaller sırasında, gayrı müslimler, işgal kuvvetleriyle birleştirilerek böylece müslümanların kuşkularını haklı çıkarttılar.
Asıl içeriğin sadece basit bir görünümüdür. Resimlendirilmiş tam halini görüntülemek için lütfen, buraya tıklayınız.
Invision Power Board © 2001-2012 Invision Power Services, Inc.