denyen
May 27 2008, 01:03 PM
KONFERANSA DOĞRU
Konferans Sayfa 1
Bir gün Hüseyin b. Ali el-Alevi adında büyük bir Caferi alimi, bir iş için Melikşah'ın huzuruna çıkmıştı. Melikşah konuyu kendi veziri Nizamülmülk'le görüşmek için onun işini erteledi. Şeyh Hüseyin sultanın yanından ayrıldıktan sonra, orada bulunanlardan bazıları, arkasından alaylı sözler konuştular. Melikşah olayın farkına vardı ve oradakilere:
- Onun hakkında neden bu şekilde konuşuyorsunuz?
Orada bulunanlardan birisi:
- Ey Melik, dedi. Onun, Allah'm gazap ve lanet ettitiği Caferilerden olduğunu bilmiyor musun?
Melikşah şaşırmış bir ifadeyle:
- Neden? dedi. O Müslüman değil mi?
O şahıs:
- Asla! O bir Caferi'dir.
Melikşah:
- Caferi ne demektir. Onlar Müslüman fırkalardan değiller mi?
O kişi:
- Elbette Müslüman değiller. Çünkü onlar Ebubekir, Ömer ve Osman'ın halifeliğini reddediyorlar. Sultan şaşırmıştı:
- Üç halifeyi tanımayan Müslüman var mı?
- Evet. İşte Caferiler.
Melikşah:
- Peki bu sahabelerin hilafetinİ kabul etmeyenıere neden halk Müslüman adını veriyorlar?
O kişi:
- İşte bu yüzden ben onların kafir olduklarını söyledim.
Melikşah az bir süre düşünceye daldıktan sonra şöyle dedi:
- Konunun açıklığa kavuşması içİn Vezir Nizamül- mülk'ü çağırtmam gerekir. (O önemli her konuda vezirine danışır ve ondan bilgi alırdı.)
Melikşah'ın Veziriyle Konuşması
Melikşah veziri Nizamülmülk'ü çağırttı ve ona:
- Söyle bana, dedi. Caferiler, Şiiler Müslüman mıdırlar?
Nizamülmülk:
- Ehlisünnet alimleri bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları onları Müslüman bilir, bazıları ise bilmez.
Melikşah:
- Onların nüfusu ne kadardır?
Nizamülmülk:
- Sayılarını tam olarak bilmiyorum; ancak yaklaşık olarak Müslümanların yarısını teşkil ettikleri söylenebilir.
- O halde Müslümanların yarısı kafır mi?!
Nizamülmülk:
- Bazı ilim ehli onları kafır bilir; ancak şahsen ben onları tekfir etmem.
Melikşah:
- Ey Vezir! Konu hakkında daha detaylı bilgi edinmek için Caferi ve Sünni alimlerini burada toplayabilir misin?
Vezir:
-Doğrusu bu, zor bir iştir. Hükümetimize ve memleketimize yönelik zararlı sonuçlar doğuracağından endişeleniyorum.
Melik:
- Niçin?
Vezir:
- Çünkü, Caferi ve Sünni meselesi hak ve batıl meselesi değildir. Bu öyle bir konudur ki bunu için kanlar dökülmüş, nice Müslümanlar esir alınmış, kütüphaneler yakılmış ve savaşlar çıkmıştır.
Genç Melik; hayretler içerisinde bir müddet düşündükten sonra:
- Ey Vezir! Sen de biliyorsun ki yüce Allah bize geniş bir saltanat ve güçlü bir ordu vermiştir. Dolayısıyla verilen bu nimete karşılık O'na şükretmeliyiz. Bu da an- cak doğruyu izlemek ve Q'nun yolundan sapanları doğru yola davet etmekle olur. Kuşkusuz, bu iki fırkadan biri hak, diğeri ise batıldır. Bize düşen, hakkı bilip ona tabi olmak ve batılı bırakmaktır.
Ey Vezir! Cafer! ve Sünni alimlerinin ve ordu komutanlarının, yazıcıların ve başka devlet memurlarının katılımıyla bir toplantı teşkil et. Toplantıda Sünni mez- hebin hak olduğu ispatlandığı takdirde Caferileri Sünni mezhebini kabullenmeye zorlarız.
Vezir:
- Caferiler Sünni olmayı kabul etmezlerse, ne yapacaksınız?
Melik:
- Onları katlederiz.
Vezir:
- Müslümanların yarısını teşkil eden bir grubu öldürmek mümkün müdür?
Melik:
- Meseleyi halletmenin başka çözüm yolu var mı?
Vezir:
- Tabii, bu işten vazgeçmek...
Burada Melikşah ile hikmetli vezirinin arasında cereyan eden değerlendirme sona erdi; ancak Melikşah o geceyi bu önemli konu etrafında düşünerek rahatsız bir şekilde sabahladı, sabah erkenden Nizamülmülk'ü çağırarak kararını bildirdi.
- Her iki tarafın alimlerini davet edelim, yapılacak olan ilmi tartışmalar sonucu hakkın kiminle olduğu anlaşılacaktır.
Eğer Ehlisünnet mezhebinin hak olduğu ispatlanırsa, Caferileri yumuşak ve hikmetli öğütlerle bu mezhebe davet eder; Peygamber efendimizin (s.a.a) izlediği cazip hediyeler verme metoduyla kalplerini kazanmaya çalışırız. Nitekim Resulullah da kafirleri İslam dinine ısındırmak amacıyla onlara zekat veriyordu. Böylece biz de İslam'a ve Müslümanlara hizmet etmiş oluruz.
Vezir:
- Görüşleriniz çok güzel; ancak ben endişe duyuyorum.
Melik: - Neden endişeleniyorsun?
Vezir:
- Caferllerin getirecekleri delillerle Sünnilere galip gelmesinden korkuyorum. Bu durumda Sünniler, mezhepleri hakkında şüpheye düşecekler ve memleket tedavisi mümkün olamayan bir yara almış olacak.
Melik:
- Bu mümkün müdür? Ehlisünnet hak üzere değil mi?
Vezir:
- Evet. Ehlisünnet hak üzeredir; ancak bazen kanıtlar haklının aleyhine olur.
Melik, vezirin bu cevabından ikna olmayarak:
- Hakkın tam olarak batıldan ayırt edilmesi için her iki tarafın alimlerinin bir araya getirilmesi gerekir.
Vezir:
- Böyle bir toplantının tertiplenmesi için bir ay süre gerekir, diye cevap verdi. Lakin Melik bunu kabul etmedi ve 15 gün içerisinde toplantının düzenlenmesi yolunda kesin kararını açıkladı.
2. Bölüm
KONFERANSIN BAŞLANGICI
Nizamülmülk bu müddet içerisinde tarih, fıkıh, hadis, usul ve mantık ilimIerinde kendilerine güvenilir 10 Ehlisünnet ve 10 Caferi büyük alimini davet etti.
Şaban ayında gerçekleşen bu toplantıya Bağdat şehrinde bulunan Nizamiye Medresesi ev sahipliği yaptı.
Toplantıda şu hususların gözetilmesi gerektiği kararlaştırıldı:
1- Toplantı, namaz, yemek ve istirahat vakitleri dışında, sabahtan akşama kadar aralıksız devam edecektir.
2- İleri sürülecek görüşler kulaktan duyma şeylere değil, delillere dayandırılacak; güvenilir kitaplar, muteber senetler ve kaynaklar esas alınacaktır.
3- Tüm konuşmalar kaydedilecektir.
Belirlenen günde, Sultan, veziri ve ordu komutanları, kendi yerlerini aldılar. Ehlisünnet alimleri Sultanın sağ tarafında, Caferi alimler de sol tarafında yerlerini aldılar. Toplantı vezirin konuşmasıyla başladı. Vezir konuşmasına şu sözlerle başladı:
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Salatu selam Hz. Muhammed'e ve onun Ehlibeyti'ne ve ashabına olsun.
Daha sonra sözlerine şunları ekledi:
Tartışmalar edebe aykırı olmamalıdır. Hakka ulaşmak hepimizin hedefi olmalıdır. Konuşmalarda hiçbir sahabeye sebbedilmemeli ve kötü olarak anılmamalı.
Sahabe Hakkında
Ehlisünnet alimlerinin büyüğü olan Şeyh Abbas:
- Ben bütün sahabeleri kafir bilen bir mezhebin mensuplarıyla tartışmaya girmem!
Caferi ulemasının büyüğü olan Alevı:
- Sahabeleri kafir bilen kimlerdir? diye sordu.
- Siz Caferiler.
- Bu sözün, hakikatle hiçbir ilgisi yok. Hz. Ali (a.s.), Abbas, Selman, İbn-i Abbas, Ebuzer, Mikdad ve başkaları ResuluIlah (s.a.s)'in sahabeleri değil midir? Biz onları kafir mi biliyoruz?
- Benim bütün sahabe demekle kastettiğim Ebubekir, Ömer, Osman ve onların yolunu izleyenlerdir.
- Sen şimdiki sözünle biraz önceki sözünü çürütüyorsun! Hem Caferilerin, bütün sahabeleri kafir bildiklerini, hem de bu sahabelerden bir kısmını kafir kabul etmediklerini söylüyorsun.
Burada Nizamülmü1k sohbete müdahale etmek istedi; fakat Caferi alimi, ona fırsat vermeyerek; "ey saygı değer Vezir! Hiç kimsenin müdahele hakkı yoktur; ancak cevap veremez isek, o durumda müdahele hakkı doğar. Yoksa konu polemiğe dönüşür, kendi rayından çıkar, kavramlar birbirlerine kanştırılır ve değiştirilir ve sonuçsuz bir bahse dönüşür.
Sonra Alevı sözüne devamla:
- Ey Abbasi, şimdi senin "Caferiler, bütün sahabeleri kafir kabul ediyor" sözünün mesnetsiz ve delilden yoksun olduğu ortaya çıktı.
Abbası cevap veremediğinden dolayı utançtan kıpkırmızı kesildi.
- Bu konuyu geçelim; ancak siz Ebubekir, Ömer ve Osman'a sövmüyor musunuz?
Alevi:
- Caferilerden, onlara sövenler de, sövmeyenler de vardır. 1
Abbasi:
- Ey Alevi, sen hangi gruptansın?
- Ben onlara sövmüyorum; ama onlara sövenlerin de kendilerine göre mantıkları vardır. Ayrıca bana göre bunların bu işi, ne küfre, ne de fasıklığa yol açar. Bu, küçük günahlar kategorisine bile sokulmaz
Bunu duyan Abbası, Melik'e hitaberı:
- Ey Melik bu adamın dediklerini duydun mu?
Alevi:
- Ey Abbası, senin Melik'e yönelerek bu şekilde hitap etmen bir demagojidir. Çünkü Melik bizi silah ve güce dayanarak birbirimize üstünlük sağlamaya değil, deliller ve kanıtlar hakkında konuşmak için bizi huzuruna toplamıştır.
Melik:
- Alevi’nin söylediklerine katılıyorum. Alevı'nin bu sözlerine karşı cevabın nedir ey Abbasi?
Abbası:
- Sahabeye söven kişinin kafır olduğu apaçık bir husustur.
- Bu kadar kesin konuşma, dedi Alevı. Mesele, sana göre apaçık olabilir, bana göre konu dediğin gibi değildir. Sahabeye söven kişinin kafır olduğuna dair delilin nedir? Peygamber efendimizin (s.a.a) sövdüğü kişi laneti hakketmiyor mu? Sen bunu kabul etmiyor musun?
------------
1- Şia alimlerinden hiçbirisi tarih boyunca Resulullah'ın ashabına sebbetmeyi caiz bilmemişlerdir. Bakınız, büyük Şia alimlerinden Muhammed Hüseyin Kaşiful-Gıta ne diyor: "Peygamberin ashabı o zamanda yeryüzünde bulunan en seçkin insanlardı." (Asl'uş-Şia ve Usuluha)
Kadi Nuı'ul1ah Tustri de şöyle der: "Sebbetmekle lanet etmek farklı şeylerdir. Bazı Şiilerin yaptıkları, kötü olan sahabeye lanet okumaktır. Sebbetmek, kafire bile caiz değildir, nerede kalsın Müslümanım diyen kimseye." (es-Savarim'ul-Muhrika Fi'r-Redd-i Ala's- Savaik'il-Muhl'ika, s. ı 9)
Abbası:
- Kabul ediyorum.
Alevı:
- Resulullah (s.a.a), Ebubekir ve Ömer'e lanet etmiştir.
Abbasi:
- Nerede lanet etmiştir. Bu, Resulullah'a (s.a.a) bir iftiradır!
Alevi:
- Ehlisünnet'in tarihçileri şöyle kaydetmişlerdir:
"Peygamber (s.a.a), Usame b. Zeyd komutasında bir ordu düzenledi, ordu da Ebubekir ve Ömer'e yer verdi ve şöyle buyurmuştu': "Usarne'nin ordusundan ayrılan kimseye Allah lanet etsin."1 Fakat Ebubekir ve Ömer, bu buyruğa rağmen Usame ordusundan ayrıldılar. Böylece Resulullah'ın laneti ordudan ayrılan diğerlerini kapsadığı gibi, o ikisini de kapsadı. Resulullah'ın lanet ettiği kimseye Müslüman da lanet edebilir.
Abbasi başını yere eğdi ve hiçbir şey söylemedi. Sultan Melikşah veziri Nizamülmülk'e:
- Alevi'nin söyledikleri doğru mudur?
Vezir:
- Tarihçiler böyle rivayet ediyorlar.2
Alevi sözlerine şunları ekledi:
- Sahabeye sebbetmek haram olup küfrü gerektiriyor ise, niçin Muaviye b. Ebu Süfyan'ı tekfir etmiyor, onu fasık ve zalim olduğunu açıklamıyorsunuz? İmam Ali b. Ebu Talip'e (a.s) minberlerde lanet okutturan ve bunun adet halini alıp tam 70 yıl sürmesine yol açan kişi, Muaviye b. Ebu Süfyan'dır.3
İşte burada Sultan bu konunun noktalanmasını ve başka bir konuya geçilmesini istedi.
-------------
1- et-Tabakat'ul-Kübra, cA, s.66-68; Tarih-i İbn-i Haldun, c.2, sA84; es-Sire, İbn-i Hişam, cA, s.650.
2- Peygamber (s.a.a) Ebubekir ve Ömer'i, Üsame'nin komutası- na dahil ettiği halde onlar; Üsame'nin komutanlığına yüz çevirerek muhalif oldular. Bkz. İbn-i Sad'ın Tabakat'ı, c.2, sA1; İbn-i Asakir'in Tarih'i, c.2, s.391; Kenz'ül-Ümmal, c.l, s.312; İbn-i Esir'in el-Ka- mil'i, c.2, s.129
3- Bkz. el-Kamil Fi't-Tarih, e.3; el-İkd'ul-ferid, cA; Şerh-u Nehe'il-Belağa, İbn-i Ebi'I-Hadid, cA, s.56-57; en-Nesaih'ul-Kafiye Li-men Tevella Muaviye, s.125-126; Tarih-i Taberi, e.6, 51. yılın hadiseleri bölümü; el-Kamil Fi't-Tarih, c.3.
Kur' an-ı Kerim Hakkında
Abbasi:
- Siz Caferllerin bidatlerinden biri de Kur'an-ı Ke- rim'i kabul etmemenizdir.
Alevi şiddetle itiraz etti:
- Tam aksine, siz Ehlisünnet'in bidatlerinden birisi Kur'an-ı Kerim'i kabul etmemenizdir. Çünkü siz Kur'an-ı Kerim'i Osman'ın mushaf haline getirdiğini söylüyorsunuz. Bu nasıl düşünülebilir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.a) kendi ashabına "Kur'an'ı hatmeden şahıs için şu kadar sevap vardır." buyurmuştur. ResuluIlah mushaf haline getirilmeyen Kur'an'ın hatmedilmesini ve okunmasını mı emretmiştir? O güne kadar Müslümanlar dalalet içinde miydi ki Osman onları kurtuluşa erdirmiştir?
Bu sözler üzerine Melik Vezire yönelerek:
- Ehlisünnet, Kur'an-ı Osman'ın cem ettiğine mi inanıyor? Bu doğru mu?
- Tefsirciler ve tarihçiler bu şekilde açıklamışlardır.
Alevi sözlerine devam etti:
- Ey Melik! Caferller Kur'an'ın Hz. Peygamberin (s.a.a) döneminde cem olduğuna, bir harfin dahi eklenip çıkarılmadığı ve netice olarak da, Kur'an'ın tahrif olunmadığı görüşündedirler. Ancak Ehlisünnet Kur'an'da bir takım şeylerin artırıldığını ve bir takım şeylerin ondan çıkarıldığını, bir takım şeylerin öne geçirildiğini ve bir takım şeylerin tehir edildiğini, Kur'an'ın Hz. Peygamber (s.a.a) tarafından değil Osman'ın hakimiyeti ve emirliği döneminde cem edildiğini söylüyorlar.
İmamet ve Hilafet
Abbası fırsattan istifade ederek şöyle dedi:
- Ey Melik! Alevı'nin sözlerini işittin? Alevı Osman'ı halife değil, emir olarak nitelendiriyor.
Alevı:
- Evet, kesinlikle! Osman halife değildi!
Melik böyle bir iddianın gerekçesini öğrenmek için: - Neden? diye sordu.
Alevı:
- Caferller, Ebubekir, Ömer ve Osman'ın hilafetinin hak olmadığına inanırlar.
Melik hayretler içinde sordu:
-Neden?
Alevı:
- Aslında Osman'ın halifeliği Ömer tarafından belirlenen 6 kişilik şura vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte bu 6 kişilik şuranın ikisinin veya üçünün Osman'ı desteklemesiyle Osman halife olmuştur. Osman'ın halifeliği Ömer'e dayanır. Ömer ise Ebubekir'in vasiyeti üzere hükümete erişmiştir. Demek ki, onun halifeliği de Ebubekir'e dayanıyor. Ebubekir'in hilafete gelişi ise azınlığı teşkil eden bir grup tarafından kaba kuvvete dayalı bir oldu bittiyle gerçekleştirilmiştir. Bu hilafet de gayr-i meşru bir oldu bittidir.
Bu konuda Ömer "İnsanların Ebubekir'e olan biatı, cehalet devri adetlerinde olduğu gibi gaf1etten doğan tedbirsiz bir iş idi. Allah insanları bu işin şerrinden korudu. Bundan sonra her kim böyle bir harekete yönelirse, onu öldürün.,,2 demiştir. Ebubekir meşhur bir sözünde "Beni bırakın. Ali içinizde varken, ben sizin en hayırlınız değilim." 3 der.
Bu sebepten Caferiler bu üç kişinin hilafetinin geçersiz olduğuna inanırlar.
Melik Vezir'e yönelerek:
- Alevinin Ebubekir ve Ömer'den naklettikleri doğru mudur?
Vezir:
- Evet, doğrudur. Tarihçiler böyle rivayet etmişlerdir.
------------
1- el-Kamil Fi't-Tarih, c.2; Tarih-i Taberi. c.3; Tarih-i Yakubı,c.2; Tarih-i Ebi'l-Fida, c.2.
2- Şerh-u Nehc'il-Belağa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.I. Tarih'uJ-Hu- lefa, Suyulİ, s.67. el-Milel ve'n-Nihel, Şehristanı, s.7. Taberı Tarihi. c.I, s.446.
3- Sünnı alimlerinden Gfışd, et-Tecrit şerhinde ve diğerleri bu hadisi k:ıydetmişlerdir.
Melik:
- Madem ki gerçek böyle peki biz niçin bu üç kişi- ye saygı gösteriyoruz? Vezir:
- Salih geçmişimize uy mak için.
Alevi bu sözleri işitinçe Melik ve Vezire hitaben:
- Vezirinize sorabilir misiniz hakka mı, yoksa geçmiş nesle tabi olmak mı gereklidir? Hakkı izlemeyen geçmişimize uymak, yüce Allah'ın şu sözünün kapsamına girmez mi? "Atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi. " ı
Melik Alevi'ye hitap ederek:
- Bu 3 kişi Resulullah (s.a.a)'in halifeleri değil ise peki onun halifesi kimdir?
Alevi:
- Resulullah'ın (s.a.a) halifesi İmam Ali İbn-i Ebu Talib'dir.
Melik:
- Neden o?
Alevi:
-Çünkü Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra İmam Ali b. Ebu Talib'i halife olarak tayin etmiştir ve bunu çeşitli münasebetlerde defalarca tekrar etmiştir.2 Mesela, Veda Haccından dönerken, Mekke ile Medine arasındaki Gadir-i Hum denen yerde, insanları bir araya toplayarak Ali'nin (a.s) elini kaldırmış ve "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım! Ali'ye dost olana dost ol, düşman olana düşman. Ona yardım edene sen de yardım et, ondan yüz çevirene sen de yüz çevir." demiştir
Sonra Peygamberimiz minberden inmiş (ve sayıları yüz bini aşan) Müslümanlara, "MüminIerin emiri olarak Ali'yi tebrik edin" diye buyurmuştur. O kalabalık da bir bir gelip, "Selam olsun sana, ey müminlerin emiri!" di ye- rek isteğini yerine getirmiştir. İşte bu sırada Ebubekir ile Ömer de Ali'nin yanına gelmiş ve kendisini tebrik et- mişlerdir. Ömer, "Ne mutlu sana ey Ebu Talib'in oğlu! Sen bugün benim ve kadın-erkek bütün müminlerin mevlası oldun." demiştir.l demek ki Peygamber'in (s.a.a) hak halifesi Hz. Ali'dir.
------------------
1- Zuhruf, 23
2- Resulullahlm (s.a.a) İmam Aliıyi (a.s) kendisinden sonra hali-
fe tayin etmesiyle ilgili hadisler yüzlerce kaynakta söz konusu edil- miştir. Bkz. Tarih-i İbn-i Cerir, c.2, s.562; Kenz'üI-Ümmal, c.6, s.392; Sünen-i Tirmizi, Sünen-i İbn-i Mace; Müsned-i Ahmed b. Hanbel; Müstedrek-i Sahihayn; Tefsir-i Kebir, Fahr-i Razi; es- Sevaik'ul-Muhrika.
Melikşah veziri Nizamülmülk'e döndü:
-Alevi'nin dedikleri doğru mu?
Vezir:
- Evet, tarihçiler ve tefsir alimleri böyle yazmışlar.
Melikşah:
- Artık bu konuyu bırakın ve başka bir konu hakkında konuşun.
4. Bölüm
KUR'AN'IN TAHRİF OLMASI MASALI
Abbası:
- Caferller Kur'an'ın tahrif olduğunu iddia ediyorlar.
Alevı:
- Tam aksine, siz Ehlisünnet içerisinde yaygın görüş budur.
Abbası:
- Bu, doğru değildir.
Alevı:
- Resulullah'a (s.a.a) putlar hakkında ayetlerin nazil olduğu ve sonra da bu ayetlerin neshedildiği ve Kur'an'dan çıkarıldığı sizin kaynaklarınızda kaydedilmemiş mi?
Melikşah vezire dönerek:
- Alevi’nin iddiaları doğru mudur?
Vezir:
- Bazı müfessirler böyle zikretmişler.
Melik:
- Peki, biz neye dayanarak tahrif olunmuş Kur'an'a itimat ediyoruz.
Alevı:
- Ey Melik! Biliniz ki biz Caferller Kur'an'ın tahrif edildiğine inanmıyoruz. Bunu söyleyen yalnız Ehlisünnet tarihçileridir. Buna binaen bize göre Kur'an güvenilirdir. Lakin Sünnilerin sözleri nazar-ı dikkate alınırsa, Kur'an'a güvenilemez.
Abbası:
- Buna benzer hadisler, Caferi alimlerin yazmış oldukları kitaplarda da kaydedilmiştir.
Alevı:
- O hadislere gelince:
Birincisi, o hadisler çok azdır.
İkincisi, o hadisler CaferIleri lekelemek amacıyla düşmanları tarafından uydurulmuştur.
Üçüncüsü, o hadisler senet ve ravi bakımından güvenilir değildirler. ı
Dolayısıyla alimlerden bunun aksini iddia edenlerin sözlerine itibar edilmez. Mektebimizin öncüleri ve değerli alimleri kesinlikle Kur'an'ın tahrif olunmadığını bu fikre sahip olanların dalalette olduklarını beyan etmişlerdir. 2
-------------------
1- Şia'da Kur'an-ı Kerim'in tahrifiyle ilgili olarak nakledilen ha- disler İmam Sadık'ın (a.s) diliyle lanet edilen ve Gulat'tan olan Seyari'ye ve Kesir b. Ayyaş'a ve birtakım zayıf ravilere dayanır. BU yüzden Şia alimlerinin ittifakıyla bu hadislerin hiçbirine itibar edil- mez.
2- Bkz. İtikadat-i Şeyh Saduk, s.92-93; Evail'ul-Makalat, Şeyh Müfid, s.55-56.
5. Bölüm
ALLAH'I GÖRMEK VE O'NUN SIFATI HAKKINDA
Seyyid Alevi:
- Ehlisünnet, yüce Allah'ın şanına layık olmayan şeyleri O'na izafe ediyorlar.
Abbasi:
- Bir misal verebilir misin?
- Mesela, sizler, Allah'ın cisminin olduğunu, insan gibi gülüp ağladığını, el, ayak, gözünün olduğunu, kıyamet günü ayağını cehennem ateşine indireceğini, göklerden dünyanın semasına kendi merkebiyle indiğini yüce Allah'a isnat ediyorsunuz.)
--------------------
1 - Kur'an-ı Kerim'de yüce Allah'ın sıfatlarıyla ilgili olan örneğin istiva=yönelme, yüz, iki el, gelmek, gitmek, üst... vb. ifadelerden, maddi şeylerle ilgili kullanıldığında anlaşılan anlamı algıladılar. Dolayısıyla bu içeriği taşıyan hadisler uyduruldu ve Peygambere isnat edildi. Bunların çoğu Tevrat'tan alındı... Bu hususta Ümeyyeoğulları ve Abbasoğullarının padişahları da onlara yardımcı oldular. Böylece Ehlisünnet Kur'an'ın müteşabih ayetleri hakkında büsbütün bocalayıp kaldılar. Bu konuda bkz. Şehristani'nin el-Milel ve'n-Nihel adlı eserine, s.44-45.
Kadı şöyle demiştir: "Alimler (yani Ehlisünnet alimleri) uykuda Allah'ı görmenin mümkün olduğu hususunda ittifak etmişlerdir; insan O'nu, O'na yakışmayan cisim niteliklerine sahip bir sıfatla görse bile... (Bkz. İmam Nevevi, Şerh-i Sahih-i Müslim, c.15 s.25)
Aşaire ekolünün kurucusu Ebu'l-Hasan Eş'ari yüce Allah'ın iki elinin olduğunu bazı ayetlerin zahirini kanıt göstererek ispatlamaya çalışmıştır. Örneğin, "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir." (Fetih, 10) Ve "İki elimle yarattığım..." (Sad, 75) ve "Onun iki eli açıktır." Daha sonra bir takım hadisleri kanıt olarak göstermiştir. Örneğin "Şüphesiz Allah Adem'i kendi eliyle yarattı, Adn cennetini kendi eliyle yarattı, Tevrat'ı kendi eliyle yazdı ve Tuba ağacını kendi eliyle dikti... " Daha sonra şöyle der: Böylece yüce Allah'ın, şekli bize belli olmayan eli olduğu kanıtlanmış oldu. (Bkz. el-İbane rı Usul'id- Diyane, Ebil Hasan Eş'ari, s.60-61. Ve yine bkz. el-Milel ve'n-Nihel, Şehristani, s.39-40.
Bize göre, yüce Allah ile ilgili olarak ayet ve hadislerde geçen
bu ifadeler kinaye ve mecaz türündendirler. Şu ayette olduğu gibi: "Yahudiler, Allah/ın eli kolu bağlıdır dediler. Elleri kolları bağlansın ve söyledikleri sözden ötürü onlara lanet olsun. Tersine onun iki eli de açıktır." (Maide, 64)
Bu ayette hem Yahudilerin, hem de yüce Allah'ın sözünde geçen elden maksat, bağışta bulunma ve rızk vermektir. .
Kanıt olarak ileri sürülen hadise gelince, bu hadis uydurmadır. Bu hadisin doğru nakli şöyledir: Resuluılah (s.a.a) kölesinin yüzüne vurup ona "Allah senin ve sana benzeyenin yüzünü çirkinleştirsin." diyen Ensar'dan birinin yanından geçiyordu. Resuluılah "Ne kötü söz söylüyorsun. Çünkü Allah Hz. Adem'i onun şeklinde yaratmıştı. (Yani yurulan kölenin şeklinde yaratmıştı)" buyurdu. Bkz. Mesabih'ul-Envar Hall-i Muşkilatlil-Ahbar, Seyyid Abdullah Şubber, c.3 s.206; Tenzih'ul-Enbiya, Seyyid Murtaza, s. 127. Buna yakın ifadelere Nasiruddin Albani'nin Silsilet'ul-Ahadis'is-Sahiha (c.2 s.544 H: 862) adlı eserinde yer verilmiştir.
----------------
Hz. Ali (a.s) AlIah'ın sıfatları hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'ı vas/eden, O'nu o sıfata yanaşık kı/mış olur. Onu yanaşık kılan, O'nu iki/emiş olur. O/nu ikileyen, O'nu parçalara bölmüş olur. O'nu parçalaril bölen, O'nu tanımamış olur. O'nu tanımayan, O/na işaret etmiş olur. O'na işaret eden, O'nu sınırlamış olur. O'nu sınır- layan, O'nu sayıya sokmuş olur... "(Nehc'ül-BeIağa, H.I)
1- Fecr, 22
2- Kalem, 42
Abbası:
- Evet, burada şaşılacak ne var ki? Kur'an bunu kendisi bildiriyor. Mesela "Rabbin geldi. "i deniyor. "O gün incikten açılır." 2 buyurulmuştur veya" Allah 'ın eli onların eli üstündedir." denmiştir.3 Bize ulaşan bir hadiste "Allah'ın, ayağını cehennem ateşine indireceği" haber verilir.
Alevı: - Bu içerikteki hadisler uydurmadır, Allah’a iftiradır!
- Ebu Hüreyre ve benzerleri bunu Resuluılah adına uydurmuşlar. Ömer bile, Ebu Hüreyre'nin hadis nakletmesini yasaklamıştı.4
Sultan Melikşah, vezirine sordu:
- Ömer'in Ebu Hüreyre'ye hadis naklini yasaklaması doğru mu?
Vezir:
- Evet, pek çok tarihçi kitabında bu olaydan bahseder.
Melik:
- Peki o zaman biz Ebu Hüreyre'nin hadislerine ne diye güveniyoruz?
Vezir:
- Çünkü alimler onun hadislerine güvenmiştir de ondan.
Melik:
- O halde bu alimler Ömer'den daha üstün olmalılar. Çünkü, Ömer Peygamber'e (s.a.a) istinaden uydurma hadis nakleden Ebu Hüreyre'ye hadis naklini yasakladığı halde alimler onun hadislerini alıyor ve kabul ediyorlar.
Abbasi söz isteyerek Alevi'ye şu soruyu yöneltti:
- Varsayalım ki, yüce Allah hakkında rivayet edilen böyle hadisler, doğru ve güvenilir değil, peki Kur'an ayetlerini ne yapalım? Onlarda mı uydurma?
Alevı:
- Kur'an'da muhkem ayetler vardır, müteşabih a- yetler vardır. Muhkem ayetlere Ümm'ül-Kitap (Kitabın Anası) denir, onun zahiriyle amel edilir. Yani anlamları çok açıktır, ayrıca yoruma ihtiyaç olmaz. Müteşabih a- yetler ise farklıdır. Mecaz, kinaye ve takdir bakımından, belagatın gereklerine göre açıklanması lazımdır. Aksi takdirde aklı ve şer'i bakımdan yanlış sonuçlar doğurur
----------------------------
4- Bkz. Ebu Hüreyre, Mahmud Ebu Reyye, s.1O3; el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.S, s. i 06.
. Mesela, az önce muhterem Abbasl'nin misal olarak verdiği ayet böyledir. Fecr Suresi'nin 22'nci ayetidir ve zahiren akla ve şeriata zıttır, yani görünüşteki anlamıyla kabul edilmemelidir, çok daha farklı ve derin bir anlam taşıdığı bilinmelidir. Fecr Suresi 22'nci ayetinin zahiri anlamı, Allah'ın tıpkı bir cisim gibi kütleye sahip olduğu şeklindedir. Oysa yüce Allah mekanla sınırlanamaz. Zaman kavramı içine sokulamaz. O her zaman, her yerde vardır. Aksi halde, semada olduğu zaman yeryüzünde, yeryüzünde olduğu zaman da semada bulunamayacağı düşünülecek, böylece akla ve şeriata aykırı bir sonuca varılacaktır.. .
Abbası, bu güçlü mantık karşısında şaşırıp kaldı. Biraz sonra şöyle dedi:
- Biz bunu kabul etmiyoruz. Ayetlerin zahiri anlamı bizim için ölçüdür.
Alevı:
-Müteşabih ayetleri ne yapalım o zaman? Kaldı ki, Kur'an'ın her ayetinde zahiri anlamı esas almak mümkün değildir. Aksi takdirde senin yanında oturan Şeyh Ahmed Osman'ın (Ehlisünnet alimlerinden olup gözü kördü) cehennemlik olması gerekiyor!
Abbası:
- Bu da ne demek oluyor, ey Alevi?
Alevi:
-Yüce Allah Kur'an'da şöyle buyurur: "Her kim bu dünyada kör ise, ahirette de kör ve daha da sapmış olacaktır. " (İsra, 72) [Senin dediğin gibi bu ayetin zahiri anlamını esas alırsak, bu dünyada ne kadar kör varsa,öbür dünyada bunların hepsi yine kör ve sapmış olacak.] Bunu kabul eder misin ey Şeyh Ahmed?
Şeyh Ahmed:
- Asla! O ayetteki kör kelimesinden (bildiğimiz manada gözleri görmeyen kastedilmemiştir) hak yoldan sapanlar kastedilmiştir.
Alevı:
- Demek ki, Kur'an ayetlerinin hepsinde zahiri manayı esas alıp değerlendirme yapmak doğru değildir. İşte burada tartışma gerginleşti, sürekli Alevı Abbasi'yi delillerle susturuyordu. Sonunda Sultan Melikşah yeni bir konuya geçilmesinin istedi.
6. Bölüm
CEBİR VE İHTİYAR HAKKINDA
Alevı:
- Ehlisünnet'in yüce Allah'la ilgili yanlışlarından biri de, Allah'ın kendi kullarını günah ve haram işlemeye mecbur ettiğini, sonra da onları bu amellerden dolayı cezalandıracağını söylemenizdir.
Abbası:
- Bu doğrudur. Çünkü, yüce Allah Kur'an'da buyuruyor ki: "Allah kimi saptırırsa, onun için bir yol gösterici yoktur."( Gafir, 33) , "Allah kalplerini... mühürlemiştir."( Nahl, 108)
Alevı:
- Bunun Kur'an'da geçtiğine dair sözüne gelince, Kur'an'da kabullenmemiz gereken mecazi manalar ve kinayeler vardır. Delaletten maksat, yüce Allah'ın günahkar insanı kendi başına bırakması ve delalete düşene kadar ona süre tanımasıdır. Tıpkı bizim ifadelerimizde olduğu gibi, "hükümet halkı bozdu." Halbuki maksat hükümetin onları önemsememesi ve onlarla ilgilenmemesidir. Bu birincisi.
İkincisi; yüce Allah'ın şu sözlerini duymamış mısın? "Allah kötü işleri emretmez" (A'raf, 28); "Biz ona yolu gösterdik: Ya şükredici veya nankör olur." (İnsan, 3); "Ona iki tepeyi (hayır ve şerrin yolunu) gösterdik." (Beled, 10)
Üçüncüsü; yüce Allah'ın günahı emredip sonra insanları cezalandırması akli açıdan yanlıştır. Avam halk için böyle bir şey düşünülemez iken yüce ve adil Allah hakkında nasıl düşünülebilir. Allah zalim ve müşriklerin dediklerinden münezzehtir.
Melik dayanamadı:
- Hayır, hayır olamaz böyle bir şey. Yüce Allah insanları günah işlemeye mecbur ettikten sonra onu bu günahlardan dolayı cezalandırmaz. Bu, bizzat zulümdür. Yüce Allah ise zulüm ve fesattan münezzehtir. Çünkü şöyle buyurmuştur: "Hiç şüphesiz Allah kullara zulmetmez."( AI-i İmran, 182) Ehlisünnet alimlerinin bu görüşü savunduklarını sanmıyorum.
Sonra vezirine döndü:
- Sünniler Abbası'nin bu sözünü savunuyorlar mı?
Vezir:
- Evet, Ehlisünnet alimleri arasında meşhur görüş, budur.
Melik:
- Aklın kabul etmediğini onlar neye dayanarak kabul ediyorlar?
Vezir:
- Bu hususta bir takım tevil ve kanıtlar ileri sürüyorlar.
Melik:
- İleri sürülen tevil ve kanıt ne olursa olsun, Alevi'nin sözü çürütülemez. Yüce Allah'ın hiç kimseyi küfiir ve isyana mecbur etmesi, sonra da onu cezalandırması düşünülemez.
7. Bölüm
PEYGAMBERE İFTİRA
Alevi:
- Sünniler, Hz. Muhammed'in kendi peygamberliğinden şüpheye düştüğünü söylerler.
Abbası şiddetle itiraz etti:
- Bu, doğru değildir.
-Kitaplarınızda Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmiyor mu? "Cebrail (a.s) bana her geç geldiğinde, ben onun Ömer b. Hattab'a gönderildiği sanısına kapılırdım.“ Halbuki Kur'an'da birçok ayet, yüce Allah'ın Peygamberden (s.a.a) kendi peygamberliği için ahit aldığını bildirmektedir.
Melik, vezirine yönelerek:
- Bu hadisin Sünnı kaynaklarda mevcut olduğu doğru mu? .
Vezir:
-Evet, bazı kitaplarda bu hadis rivayet edilmiştir.
Melik:
- Bu, küfrün ta kendisi! Kendi nübüvveti hakkında şüpheye düşen birine nasıl iman edebiliriz!
Alevi söze girdi:
- Ehlisünnet kitaplarında şu da nakledilir: "Hz. Peygamber (s.a.a) def ve zuma çalanları izlemesi için, Ayşe'yi omuzuna çıkarmış." Böyle bir davranış, o hazretin makamına yakışır mı?
Abbasi:
- Bu davranışın onun makamına yakışmayacak hiç- bir yönü yoktur.
Alevi: - Sen normal bir insan olarak eşini def ve zuma çalanları izlemesi için sırtına çıkarır mısın?
Abbasi:
- Bu rivayeti tevil etmek gerekir.
Melik:
- Bu rivayet tevile açık mı ki? bir azıcık haya ve iffet sahibi olan insan böyle bir şeye razı olmaz. Nerde kaldı ki Hz. Resulullah (s.a.a) böyle bir şeyi kabullensin! Oysa o ahlak ve hayanın timsalidir. Bu olayın Ehlisünnet kaynaklarında yer aldığı doğru mu?
Vezir:
- Bazı Ehlisünnet kaynaklarında yer almıştır.
Alevi:
- Ey Melik, Ehlisünnet'in ne tür hurafelere ve batıl şeylere inandığını görüyorsunuz değil mi?
Abbasi:
- Hangi hurafe ve bidatlerden bahsediyorsun?
Alevi:
- İnandığınız şeyleri açıkladım ya! Siz diyorsunuz ki:
1) Yüce Allah'ın insan gibi eli, ayağı vardır; onun gibi yürür ve durur.
2) Kur'an tahrif edilmiştir. Bir takım eklemeler yapılmış, bir takım şeyler de çıkarılmıştır ondan.
3) Peygamberimiz (s.a.a), Ayşe'yi omuzuna çıkarması gibi normal insanların bile yapmayacağı davranışları yapmıştır.
4) Resulullah (s.a.a), kendi peygamberliği hakkında şüpheye düşmüştür.
5) Hz. Ali b. Ebu Talib'den (a.s) önce hükümete erişen insanlar bu makama baskı ve kılıç zoruyla gelmişler. Onların hükümeti meşru değildir.
6) Kitaplarınızda, Ebu Hüreyre ve onun gibi hadis uyduranların hadisleri rivayet edilir ve onlara itibar edilir. Açıkladıgım daha nice hurafelere inanıyorsunuz.
Melikşah:
- Bu konu hakkında bu kadar tartışma yeter. Başka bir konuya geçin.
8. BÖLÜM
ABESE SURESİ KİMİN HAKKINDA İNDİ?
Seyyit Alevı:
- Ehlisünnet, normal bir insana dahi yakışmayan hareketi Peygambere (s.a.a) isnat ediyorlar.
Abbası:
- Ne gibi mesela?
Alevı:
- Abese Suresinin Peygamber (s.a.a) hakkında indiğini söylüyorsunuz.
Abbası:
- Bunun bir sakıncası mı var?
Alevı:
- Bu iddianız Kuran'la çelişiyor. Kur'an O Hazretin hakkında, "Doğrusu sen yüce bir ahlak üzeresin" (Kalem, 4) ve "Ey Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. "( Enbiya, 107) buyuruyor. Yüce Allah o resulünü yüce ahlak üzere olmakla nitelerken nasıl olur da o resul, kör olan bir mümine insanlık dışı bir tavır takınır?
Bu görüşü Melik de destekledi:
- İnsaniyet elçisi ve alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.a) hakkında böyle bir şeyasla düşünülemez. Peki, ey Alevi, bu sure kimin hakkında inmiştir.
Alevı:
- Kur'an'ın evlerinde nazil olduğu Ehlibeyt'ten (hepsine selam olsun) bize ulaşan sahih hadislerde bu surenin Resuluılah (s.a.a) değil, Osman b. Affan hakkın- da nazil olduğu kaydediliyor. İbn-i Ümm-i Mektum adında birisi, Resulullahlın (s.a.a) huzuruna girerken Osman b. Affan'ın yüzünü ekşitip başını ondan çevirmesi üzerine bu sure inmiştir.
Bu arada Caferı alimlerden Seyyit Cemaleddin, bu sureyle ilgili konuşmak istediğini belirterek söz aldı:
- Bu sureyle ilgili olduğu için, başımdan geçen bir olayı size aktaracağım: Bir gün Hıristiyan alimlerden birisi bana şöyle dedi: "Bizim peygamberimiz İsa (a.s), sizin peygamberiniz Muhammed'den (s.a.a) daha faziletlidir." Sebebini sorunca şu cevabı verdi: "Sizin peygamberiniz ahlaksızın biriydi. Körleri hakir görür, yüzünü ekşitip başını çevirirdi." Ona Hz. Muhammed hakkındaki bu düşüncesinin yanlış olduğunu söyledim. Körleri aşağılayıp yüzünü ekşitenin o değil, Osman b. Affan olduğunu ve bu yüzden Osman'a ihtar niteliğinde bir ayetin nazil olduğunu anlattım. Peygamberimizin ahlaksız değil yüce ahlakı, aşağılayıcı değil gönül alıcı ve yüceitici şahsiyetinden söz ettim... Son olarak Kur'an'dan iki ayeti ona delil olarak okudum. Bu ayetler şöyle:
"...Sen yüce ahlak üzeresin"
"Biz seni dünya ehline rahmet olarak gönderdik."
Bu ayetler o resulün güzel ahlak ile donandığını bildirmiştir. Hıristiyan, "Ben peygamberiniz hakkındaki bu iddiayı Bağdat mescitlerinden birinde hatipten duydum." dedi.
Bu öyküden sonra Alevi şunları söyledi:
-Bizim yanımızda meşhur olan şu ki: Vicdanını satmış bazı raviler Osman b. Affan'ı aklayabilmek için, sevgili Peygamberimizi küçük düşürmek pahasına, bu yalanı uydurmuşlardır.
Melikşah bu meseleyi artık daha fazla konuşmanın lüzumu olmadığını ve başka bir konuya geçilmesini istediğini açıkladı.
9. Bölüm
ÜÇ HALİFE HAKKINDA
Abbasi:
- Caferller üç halifenin (Ebubekir, Ömer ve Osman'ın hilafetini kabul etmedikleri gibi onların) iman getirdiklerini de kabul etmezler. Bu ise, gerçek dışı bir şeydir. Çünkü eğer onlar imanlı değilse, Peygamber niçin onlarla akrabalık bağı kurmuştur?
Alevi:
- Caferller bu üç kişinin kalben iman getirmediklerini savunur. Onlar İslam'ı zahirde kabul etmişlerdi. ResuluIlah (s.a.a) kelime-i şehadeti ikrar eden herkesi, münafık olsa dahi, Müslüman kabul eder, onlarla Müslüman hukuku çerçevesinde münasebet kurardı. Dolayısıyla o hazretin onlarla akrabalık ilişkisine girmesi bu açıdandır.
Abbasi:
- Mesela, Ebubekir'in imansızlığına deliliniz nedir?
Alevi:
- Bu hususta birçok kesin kanıt vardır. Ezcümle, Ebubekir, Hz. Muhammed'e defalarca karşı gelmiştir; örneğin Usame'nin ordusuna katılmaması ve Peygambe- rin bu husustaki emrine karşı çıkması gibi. Oysa yüce Allah Kurlan'da şöyle buyuruyor: "Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükmü gönül rahatlığıyla ve tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar, "
Ebubekir Peygamber'in (s.a.a) emrine muhalefet ettiği için bu ayetin kapsamına girmektedir. Ayrıca, Resulullah (s.a.a) Usame'nin ordusuna katılmayanlan açıkça la- netlemiştir. Az önce belirttiğimiz gibi Ebubekir bu orduya katılmadı. Acaba Resulullah (s.a.a) mümin birini lanetler mi?
Abbasi:
- Tabi ki, hayır.
Melik:
- O halde Alevi'nin Ebubekir'in mümin olmadığı yolundaki görüşü doğru olmalı!
Vezir:
- Ehlisünnet, Ebubekir'in ordudan geri dönmesiyle ilgili olarak bir takım teviller söz konusu etmişlerdir.
Melik:
- Nasıl olur! Onun ordudan geri dönmesini tevil etmek, yaptığına mazeret olur mu? Eğer bu kapı açık tutulursa, canileri, hırsızlan ve bütün suçlulan da sebep-
lerinden dolayı mazur görmemiz gerekir. Çünkü, hırsız "fakir olduğumdan dolayı hırsızlık yaptım"; içki içen, "sıkıntıdan şarap içtim" ve... der. Böylece düzen bozulur ve insanlar isyan etmeye cesaret bulurlar. Hayır, tevillere ihtiyacımız yok. Teviller bizi gerçeğe ulaştırmaz, tam aksine gerçeklerden uzaklaştırır.
Abbasi söyleyecek söz bulamıyordu, tereddütle sordu: - Peki, ya Ömer? Onun iman getirmediğine deliliniz nedir?
Alevi:
- Bu hususta da çok fazla delil var. Öncelikle şunu söyleyeyim ki Ömerlin bizzat kendisi iman getirmediğini itiraf etmiştir. Abbasi:
- Kendisi itiraf mı etmiş? Nerede?
Alevi:
- Evet. Şu sözlere bir bakın; bunlar Ömer'in sözleridir: "Hüdeybiye günü şüphe ettiğim kadar hiçbir zaman Hz. Muhammed'in peygamberliğinde şüphe etmedim." ı
1- Tefsir-i İbn-i Kesir, cA, s. i 76; el-Kamil Fi't- Tarih, c.2, s.204; Tarih-i Taberi, c.2, s.280; Sahih-İ Müslim, Nevevi Şerhi, c.12, Hüdeybiye Barışı bölümü, s.141; es-Siret'ul-Halebiyye, Hüdeybiye Barışı bölümü; Mu'cem'ul-Buldan, c.2, s.229.
Demek ki Hz. Muhammed'in peygamberliğinden hep şüphe etmiş, Hüdeybiye günü bu şüphesi doruğa çıkmış- tır. Söyle bakalım, ey Abbasi, Hz. Muhammed'in pey- gamberliğinde şüphe eden biri mümin olabilir mi?
Abbasi sessizce başını öne eğdi, ne diyeceğini bilemiyordu. Bu durumu izleyen Sultan Melikşah vezirine sordu:
- Alevi'nin Ömer hakkında söyledikleri doğru mu?
Vezir:
- Raviler böyle rivayet etmişlerdir.
Melik:
- Olacak şey değil, şaşılacak şey doğrusu! Oysa ben Ömer'i iman öncülerinden biri sanırdım. Onun örnek imana sahip olduğuna inanırdım; şimdi ise onun imanı hakkında şüpheye düştüm.
Sultanın bu hayal kırıklığı üzerine Abbasi son bir umutla durumu düzeltmeye çalıştı:
- Dur ey Melik, akidene sadık kal! Bu şeyh seni aldatmasın.
Abbasi'nin bu çıkışı Melik'i öfkelendirdi:
Nizamülmülk, Alevi'nin sözünün doğruluğunu tasdik ediyor ve Ömer'in bu sözleri kaynaklarda geçiyor ve sen hala "Şeyh seni aldatmasın." diyorsun. Bu, taassuptan başka bir şey olabilir mi?!
Osman b. Affan Hakkında
Abbasi ve diğer Sünni aliler başlarını önlerine eğmişlerdi. Salona bir sessizlik çökmüştü. Caferi ulema, başta Alevi olmak üzere, gerçeklerin bir bir ortaya dö- külmesinden memnundu, huzurluydu. Şimdi de başı dimdik, güven dolu bakışlarla Sultan Melikşah'a bakıyor . ve sonucu görmek istiyordu.
Abbasi hayatının en zor anlarını yaşıyordu. Makamının sarsılmasından dolayı düştüğü acizliğin şiddetinden yerin dibine geçmeyi veya Azrail (a.s) gelip canını almasını arzuluyordu. Sunduğu kanıtların zayıflığı ortaya çıkmış; Melik, Vezir, ülema ve devlet erkanı bunu bilmişlerdi artık. Ama ne yapabilirdi.Toplantıyı , hakla batılın ayırt edilmesi için bizzat Sultan istemişti.
Çok geçmeden kendini toparladı, başını kaldırdı ve şöyle dedi:
- Ey Alevi! Nasıl Osman'ın mümin olmadığını söylersin. Oysa ki Peygamber (s.a.a) iki kızını, Ümmü Gülsüm ve Rukayye'yi onunla evlendirmiştir. ı
Alevı:
- Osman'ın iman sahibi olmadığını kanıtlayan pek çok delil var. Bu konuda şu yeterlidir ki, içlerinde sahabe de olmak üzere Müslümanlar onu öldürmek için bir araya toplanmışlardır. Kendiniz Resulullah'ın (s.a.a) "Benim ümmetim yanlış iş üzerinde toplanmaz." buyurduğunu söylemiyor musunuz? Bunu bildikleri halde içlerinde sahabe de olmak üzere Müslümanlar bir mümini öldürmek için mi bir araya toplandılar!
Ayrıca bilindiği üzere Aişe onu Yahudi'ye benzeterek öldürülmesi için fetva vermişti: "Öldürün bu naseli! Artık o kafır olmuştur! Öldürün bu naseli! Allah öldürsün bu naseli! Allah'ın azabı üzerine olsun." 2 demiştir.
Melik, vezire:
- Alevı'nin dediği doğru mu?
- Tarihçiler böyle yazmışlar.
- Madem durum böyledir, imansız biri olduğunu bile bile Osman'ı neden halife seçtiler? .
1- Rukayye ve Ümm-ü Külsüm isimli Peygamberin kızlarının Osman b. Affan ile evlendikleri, bize göre bu iddia doğru değil ve söz konusu kızlar Resulullah'ın gerçek kızları değillerdir.
Bir çok tarihçi bunu kabul etmemiştir. Ebuıkasım Kafi ve diğer bazıları şöyle kaydetmişlerdir: "Hatice'nin 'Hale' isminde bir kız kardeşi vardı. Beni Mahzam kabilesinden birisi onunla evlenince onun için "Hale" isminde bir kız çocuğu doğurdu. Hatice'nin bacısı bu adamdan ayrıldıktan sonra bu sefer Beni Temim kabilesinden Ebu Hind isminde birisiyle evlendi; onun için de "Hind" isminde bir çocuk doğurdu. Beni Temim'den olan bu adamın Hale'den başka bir eşi daha vardı ki ondan da Zeynep ve Rukayye isminde iki kız çocu- ğu oldu; sonra Zeynep ve Rukayye’nin anneleri, ardından da babaları vefat etti; bunun üzerine Hale'nin o adamdan olan Hind isimli çocuğu babasının kabilesine döndü. Ortada kalan "Hale" ve kocasının iki çocuğu Zeynep ve Rukayye'yi de Hz. Hatice kendi yanına aldı. Son- radan Hz. Hatice Resulullah'la evlenip, Hale de vefat edince Zeynep ve Rukayye isimli çocuklar Hz. Hatice ve Resulullahlın kefiileti altına girdiler... Öte yandan Araplar, üvey evladı da gerçek evlat telakki ettikleri için bu iki kız da Resulullah'ın kızları olarak anılmaya başlandı. Halbuki bunlar Peygamber'in değil, Hale'nin kocası Ebu Hind'in kızları idiler..." (Bkz. es-Sahih Min Siret'in-Nebi, Cafer Murtaza Amili.)
2- İbn-i Ebi'l-Hadid Mutezili şöyle der: "Bütün tarih ve hadis yazarları şunu kaydetmişler: Osman'a sert bir şekilde karşı olanlardan biri de Aişe'dir. Bir gün Peygamber'in (s.a.a) elbiselerinden birini çıkarıp odasına astı ve yanına gelenlere şöyle diyordu: Henüz Peygamber'in (s.a.a) elbisesi eskimemiş; ancak Osman onun elbisesini eskitti. (Şerh-i Nehc'üI-BeHiğa, c. 2, s.77. Tarih-İ Taberı, c.3, s.424. Tarih-i İbn-i Esir, c.3, s.206)
Vezir:
- Şura tarafından halife seçilmiştir.
Alevı hemen araya girdi: - Dur ey Saygıdeğer Vezir! Söylediğinin gerçekle ilgisi yoktur.
Melik:
- Ne demek istiyorsun?
Alevı:
- Vezirinizin bilgisine ve dürüstlüğüne güveniriz; ama bu konuda yanılıyor. Aslında şura ile hilafete erişmemiştir, Ömer'in vasiyeti ve Talha, Said b. Ebu Vakkas, Abdurrahman b. Avfın seçimi ile hilafete erişti. Bu üç kişi bütün Müslümanları temsil eder mi acaba?
Yine bilinen bir olaydır: Sahabeden Abdullah b. Mesud, Osman'ın verdiği had yüzünden fıtık olmuş ve ölene kadar yatalak kalmıştır. Bu sahabe ki, Resulullah'ın saygısını kazanmış örnek bir insan, örnek bir mümindi.
Osman önde gelen sahabelerden Ebuzer Gıfari'yi bir defa veya iki defa Medine'den Şam'a, oradan da Rebeze çöllerine sürgün etmiştir. O Ebuzer ki, Resulullah'ın çok saygı ve muhabbet gösterdiği bir şahsiyetti. Peygamberimiz (s.a.a) onun hakkında "Ebuzer'den daha doğru konuşan birine gökyüzü gölge etmemiş ve yeryüzü de taşımamıştır." buyurmuştur. Bu güzel insan çöllerde açlık ve susuzluktan perişan olmuş, dayanamayıp hakkın rahmetine kavuşurken Osman Müslümanların malı olan beytülmalın içinde yüzüyor ve onu Mervani ve Emevi akrabaları arasında bölüştürüyordu?
Tarihte kaydedildiğine göre Osman'ı seçen bu üç kişi, onun Resulullahlın (s.a.a) sahabelerine karşı tutumunu, Müslümanların siyasi ve toplumsal meselelerinde Yahudi Kaab-ı Ahbar ile istişare etmesini ve beytülmalı Mervanoğullarına taksim etmesini 1 görünce bir araya gelerek halkı Osmanla karşı kışkırtmışlardır.
1- Bkz. es-Savaik'ul-Muhrika. s.63; el-Bidaye ve'n-Nihaye. c.6. s.242 ve c.S, s.259; Ensab'ul-Eşraf, c.5; Tarih-i Ebi'I-Fida, c.1, 43 hicri yılının hadiseleri bölümü.
O güne kadar doğruluğundan şüphe etmediği şeylerin perde arkasını bir bir öğrenen Selçuklu Sultanı Melikşah’ın canı iyiden iyiye sıkılmıştı. Veziri Nizamülmülk'e döndü,
- Ya bunlar? Osman hakkındaki bu iddialar da doğru mu?
- Evet, ne yazık ki doğru. Tarihçiler de böyle kaydediyor.
- O zaman sen neye dayanarak "Osman'ı şura ile halife seçildiğini diyebiliyorsun?
- Benim şuradan maksadım, bu üç kişiden oluşturulan şura idi.
- Bu üç kişinin oluşturduğu şura istenilen hedefe ulaşabilir mi?
- Resulullah (s.a.a) bu üç kişiyi, yani şurayı oluşturan kişileri cennetle müjdelemiştir.
10. Bölüm
denyen
May 27 2008, 01:09 PM
Konferans Sayfa 2
CENNETLE MÜJDELENMİŞ SAHABELER
Alevi, Nizamülmülk'ün bu sözleri üzerine dayanamadı:
- Dur, ey Vezir! diye araya girdi. Gerçeklere aykırı sözler sarf etme! On kişinin cennetle müjdelendiğini ileri süren hadis uydurmadır! Ve Peygamberimize (s.a.a) büyük bir iftiradır!
Abbasi:
- O hadis güvenilir alimler tarafından rivayet edil- miştir. Nasıl uyduruk olduğunu söylersin?
Alevi:
- Ama o hadisin uydurma olduğunu ispatlayan pek çok kanıt vardır. Şimdi size bunlardan sadece üçünü takdim ediyorum:
1- Resulullahla (s.a.a) eziyet etmiş bir şahsın Resulullah (s.a.a) tarafından cennetle müjdelenmiş olması, Şaşılacak şey doğrusu! Tarihçiler ve tefsir alimleri, Talha'nın şöyle dediğini naklediyorlar: "Muhammed şimdi
ölse, onun hanımlarını nikah ederdik" veya "Aişe ile evlenirdim". Talha'nın bu sözü ResuluIlah'a çok ağır geldi. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: "Allah'ın peygamberini incitmeyin. Ondan sonra zevceleriyle de asla nikah yapamazsınız. Bu işler Allah 'ın katında büyük günahtır. " (Ahzab, 53)
Nasıl olur da Peygamber (s.a.a) böyle şeyler düşünen ve dile de getiren bir kişiyi cennetle müjdeler?
2- Talha ve Zübeyr Ali'ye (a.s) karşı savaşmışlar. Oysa Peygamber efendimiz, Hz. Ali hakkında şunları söylemiştir: "Ya Ali, senin savaşın benim savaşımdır, barışın da benim barışım." demiştir.1 "Ali'ye itaat eden bana itaat etmiştir. Ve ona asi olan bana asi olmuştur. ,,2 "Ali Kur'an ile ve Kur’an Ali iledir. Onlar havuz kenarında benim yanıma gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmaz lar. "3
Yine Resulullah (s.a.a) "Ali hak ile, hak Ali, iledir. Ali nereye dönerse, hak da oraya döner." buyurmuştur.
Resulullah'a muharebe eden ve ona asi olan bir insan cennet ehli olabilir mi? Kur'an ve hakka karşı savaşanlar mümin olabilirler mi?
3) Talha ve Zübeyr, Osman'ın öldürülmesini sağlayanlardır. Nasıl olur da birbirinin katili olan bu insanlar cennete birlikte girerler? Oysa Hz. Peygamber (s.a.a), "Öldüren ve öldürülen, her ikisi de cehennem ehlidir." 4 buyurmuştur.
Melik'in kaşları çatılmış, dinlediklerini düşünüyordu.Sonra veziri Nizamülmülk'e döndü:
- Seyyid Alevı'nin söylediklerinin hepsi doğru mudur?
Vezir başını önüne eğerek sustu. Söyleyecek bir şey bulamamıştı. Alevı'nin en küçük bir tereddüde mahal vermeyecek kadar açık ve sağlam deliller ortaya koyması, onun gibi Ehli sünnet alimlerini de susmaya mecbur ediyordu. İtiraza cesaretleri kalmamıştı. Gerçekler karşısında ne diyebilirlerdi? Hakkı mı söyleyeceklerdi? Belki gerçeği ve hakkı itiraf etmek istiyorlar, ama buna da Şeytan izin vermiyordu! Gerçeği gizlemek ve batılı savunmak üzere donatılmış nefs hakkın karşısında kolay kolay boyun eğmez. İnsanoğlu, hakkı itiraf etmenin basit ve kolay olduğunu sanır. Oysa bu, çok ağır bir iştir. Çünkü hak, nefsani arzu ve niyetlere muhalefet ederek, Cahiliyet döneminden bize miras kalmış olan "taassubçuluğu" ayağımızın altına almamızı talep ediyor. Azınlıkta kalan salih kullar dışında insanların çoğunluğu, batıl ve nefsani isteklerin karşısında boyun eğmişlerdir.
-------------------
1- Hatib-i Harazmı, Menakıb, s.76; bunu muhaddis İbn-i Hus- neveyh, Yenabiu'I-Mevedde, s.130'de Kunduzı ve Ehlisünnet'in diğer büyük alimleri söz konusu etmişlerdir.
2- Kenz'ül-Ümmal, hadis: 1213
3- Müstedrek-i Hakim, c.3; es-Savaik'ul-Muhrika, s. i 24; Tarih- ul-Hülefa, s. 174. 5- Kenz'ül-Ümmal, 1152. hadis; es-Sevaik, s.75; Müstedrek-i
Hakim, s.124.
4- Bkz. Sahih-i Buhar\, c.l, s.20, hadis:31; Sahih-i Müslim, Şerh-i Nevevı, c.18, s.ll.
Seyyid Alevi sessizliği bozarak Sultana şöyle dedi:
- Veziriniz, Abbasi ve diğer alimler de bizim söylediklerimizin hak olduğunu biliyor. Eğer bu gerçeği inkara kalkışırlarsa, sadece bu Bağdat şehrinde dahi benim söylediklerimi onaylayacak, iddialarımın doğruluğuna tanıklık edecek birçok alim var. Hatta içinde bulunduğumuz şu medresenin kitaplığında bile söylediklerimizi ispatlayacak kitaplar, muteber senetleri olan hadisler mevcuttur. Eğer burada bulunanlar gerçeği kabul ederlerse Yüce Allah'ın razı olduğu "sırat-ı mustakim" doğru yola kavuşurlar. Yoksa iddialarımın doğruluğunu tasdik eden muteber kitapları ve hadisleri size takdim etmeye hazırım
.
Melik, vezirine sordu:
- İddialarını destekleyen o kadar çok sayıda kaynak kitap ve muteber senetli hadis gerçekten var mıdır?
Vezir:
-Evet vardır
Melik:
- Öyle ise, en başından. beri sessiz kalmanın sebebi nedir?
- Resulullah'ın (s.a.a) sahabelerini tenkit etmek istemiyorum.
Bu sözler üzerine Alevı hemen atıldı:
- İnanmıyorum! Sen hakkı ifade etmekten kaçınıyorsun. Halbuki Allah'ın Resulü hakkı haykırmaktan hiç- bir zaman kaçınmamıştır. Unutmayın ki, Yüce Allah bazı münafık sahabelerin gerçek yüzlerini resulüne tanıttıktan sonra, kafirlere karşı olduğu gibi münafıklara karşı da cihadı farz kılmıştır. Bundan dolayı Resulullah (s.a.a) bazı sahabelerini lanetlemiş ve onlara buğzetmiştir. 1
1- Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.8, s.259; Mecmau'z-Zevaid, c.8; Sahih-i Buharı, c.3, s.1387, hadis: 3842 ve cA, s.2273, hadis: 6211 ve 6225; Sahih-i MUslim, Şerh-i Nevevı, c.12, s.155; ed- Dürr'ül-Mensı1r, c.2, s.71.
Sahabenin Adaleti Hakkında
Vezir:
- Ey Alevi, alimlerin "Resulullah'ın ashabının hepsi adildir." sözünü duymamış mısın?
Alevı:
- Duymuşum; ama bu sözü doğru bulmuyorum. Nasıl hepsi adil olabilir. Oysa yüce Allah bazısını lanetlemiştir. Peygamber bazısına lanet okumuştur; kendileri birbirlerini lanetlemiş ve öldürmüşlerdir.
Abbasi giderek çıkmaza girdiğini fark etmişti, tartışma bu mecrada sürerse, böylesine önemli bir konuda yenilgi kaçınılmazdı. Bir çıkış yolu bulacağı umuduyla Sultan Melikşah'a şöyle dedi:
- Ey Melik, Alevı'ye sorar mısınız: Madem ki bu halifeler mümin değildi, bunca Müslüman neden onların halifeliğini kabul edip onların yolunu izledi?
Melik eliyle işaret ederek Alevı'ye konuşması için izin verdi; Caferilerin ünlü alimi şunları söyledi:
- Önce şunu belirteyim ki; Ehli sünnet dışında hiçbir Müslüman Ebubekir, Ömer ve Osman'ı halife ve rehber kabul etmemiştir. Bunların halifeliğini ve rehberliğini sadece Ehli sünnet kabul etmiştir.
İkincisi, bunların hilafetini kabul edenler cahil ve mutaassıp olmak üzere iki kısımdırlar. Cahiller, bu üçünün kişilik ve karakterini bilmemekle birlikte, onların İslam'a verdiği zarardan habersiz, yanlış ve taraflı bilgilendirmenin esiridirler. Bu nedenle o üç kişiyi mümin ve muttaki bilirler. Mutaassıplar ise, en açık delil ve burhanlar karşısında bile, kendi yanlışlarında ve batıl davalarında ısrar ederler. Bunların bütün duyu organları körelmiş, kalpleri mühürlenmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurolmuştur: "Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, onlar iman etmezler." ( Bakara, 6 2)
Üçüncüsü, Ebubekir, Ömer ve Osman'ı halife bilenler, kendi seçimlerinde hataya düşmüşler, Buna benzer iki örnek, Hıristiyanların İsa'ya (a.s), Yahudilerin de Üzeyr'e "Allah'ın oğlu" demeleridir. Oysa insan, Allah'a, Peygamberine ve hakka uymalıdır, batıl ve hata üzere olan insanlara değil.
11. Bölüm
HZ. ALİ'YE (A.S) YAPILAN BÜYÜK HAKSIZLIK
Alevi:
- Ehlisünnet'in en büyük hatalarından biri de, Ali b. Ebu Talib'ten (a.s) yüz çevirip ondan önce halife olanların görüşlerine tabi olmalarıdır.
Abbasi:
- Bunu biraz açabilir misiniz?
Alevi:
- Hz. Resulullah (s.a.a), Ali'yi kendisinden sonra halife tayin etmiştir. Ama bu engellenmiş ve hilafet makamını Peygamberin (s.a.a) tayin etmediği o üç kişi sırayla işgal etmiştir.
Sonra Melikşah'a dönerek sözlerine şöyle devam etti:
- Ey Melik! Şayet siz kendi yerinize halife tayin etseniz, vezirler ve hükümet yetkililerinin size uymaları mı gerekir, yoksa sizin tayin ettiğiniz halifeyi azledip yerine başka birini tayin edebilirler mi?
Sultan Melikşah:
- Tabii ki benim tayin ettiğim halifeye uymaları, ona itaat etmeleri gerekir.
Alevi:
- Caferiler de aynı şeyi yapmışlar; Resulullah'ın (s.a.a) yüce Allah'ın emriyle tayin ettiği halifesine uymuşlar, başkalarını terk etmişler. Ki o da Ali b. Ebu Talib'tir.
Abbasi:
- Ali b. Ebu Talib'in yaşının küçüklüğü ve tecrübesizliği, halife olmasını engelliyordu. Üstelik o, Arapların önde gelen pehlivanlarını, liderlerini ve büyüklerini öldürmüştü. Bu da, kabile geleneğiyle yoğrulmuş Arapların Ali'ye nefret duymasına yol açmıştı. Ama Ebubekir, hem sahabelerin en yaşlısıydı, hem de düşmanı olmayan biriydi; bunun için halife olmaya daha layıktı.
Alevi:
- Duydun mu ey Melik? Abbasi, kimin halifeliğe layık olduğu konusunda insanların Allah ve Resulünden daha bilgili olduğunu söylüyor?! Çünkü o, Allah ve Resulünun Ali'nin halifeliği ile ilgili emrini bırakıp bazı insanların Ebubekir'in halifeliğe daha layık olduğu yönündeki sözlerine uyuyor! Sanki -haşa- ilim ve hikmet sahibi yüce Allah kimin halifeliğe daha layık olduğunu bilmiyor da, bazı cahil insanlar kalkıp layık olanı seçiyorlar! Yüce Allah: "Allah ve Resulü bir işte bir hüküm verdi mi, artık mümin erkek ve mümin kadınların o işte bir seçme hakları olmaz. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, hiç şüphesiz, apaçık bir sapıklığa
düşmüş olur. " (Ahzab, 36) buyurmuyar mu? Yine; "Ey iman edenler, Allah ve Peygamber, sizi, size hayat verecek bir şeye çağırdığı zaman onlara icabet edin." (Enfal, 24) buyur muyor mu?
Abbasi:
- Hayır, ben insanların Allah ve Resulünden daha iyi bildiğini söylemedim!
Alevi:
- O zaman senin sözünün hiçbir anlamı kalmıyor.Çünkü Allah ve Resulü birini hilafet ve imarnet makamına tayin ettikten sonra, insanlar buna razı olsalar da olmasalar da, sana düşen görev ona uymaktır.
Hz. Ali'nin (a.s) Halifeliğe Liyakati
Abbasi:
- Ali b. Ebu Talip'te halifelik için gerekli olan şartlar yoktu.
Alevi:
- Yani, Yüce Allah Ali'nin (a.s) hilafete liyakatsiz olduğunu bilmeyerek onu imamete tayin etti, öyle mi? Olacak şey değil! Bu apaçık bir küfürdür
Abbasi:
- Yine polemik yapıyorsun!
Alevi:
- Hayır, sadece büyük bir yanlış içinde olduğunuzu söylüyorum.
Abbasi:
- Alilnin hilafete neden layık olmadığını az önce anlattım. Küçüktü, tecrübesizdi ve Arap halkının önem verdiği bazı insanları öldürmüş olduğundan nefret ka- zanmıştı. Sen bana Ali'nin halifeliğe layık olduğunu gösteren delil verebilir misin?
Alevi:
- Ya beni dinlemedin, ya da laf oyunu yapıyorsun! Hz. Ali (a.s) o hilafet makamına herkesten daha çok layıktı. Böyle olduğu için de Allah ve Peygamberi onu halifeliğe tayin etti. Bundan açık delil olur mu? Şu gerçeği de unutma: İmam Ali (a.s) ilmi yönden bütün sahabelerden üstündür. Bu tartışılmaz bile. Resulullah onun için "Sizin aranızda ilimde en yüksek olan Ali’dir." demiştir. 1
1- Sahih-i Buharı, Bakara Suresi, 106. ayetin tefsiri, Tabakat İbn-i Sa'd, c.6, s.52; el-İstiab, c.1, s.8 ve c.2, sA61; Hilyet'ul-Evliya, c.l, s.65, s.30
Ömer; bizim aramızda ilmi en yüksek olan Ali'dir, demiştir. Yine sevgili Peygamberimize ait olan şu hakim sözleri duymayan var mı?: "Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısı. Kim ilim şehrine girmek isterse kapısına gelsin. ,,1 İmam Ali de (a.s) Resulullah'ın bu güzel sözleri için şöyle demiştir: "Resulullah bana ilimden bin kapı öğretti ve bu bin kapının her birinden biner kapı daha açılıyor. "2
Hz. Ali gerçekten büyük ilim sahibiydi ve ilmen önde olan hakkı da tam anlamıyla açıklar, çünkü ilim cehaletten, alim de cahilden üstündür. Bu, Kur’an'da ne güzel anlatılmıştır: "De ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? " (Zümer, 9)
3- Hz. Ali (a.s) yüksek ilim sahibi idi. Öyle ki ilimde hiç kimseye ihtiyacı yoktu; ama başkalarının ona ihtiyacı vardı. Nitekim Ebubekir bunu açıkça itiraf etmiş ve "Beni bırakın, Ali size benden daha hayırlıdır." demiştir. Yine Ömer yetmişten fazla yerde şöyle demiştir: "Eğer Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu."- yahut, "Ey Ebu'l Hasen, senin olmadığın bir yerde Allah beni bir sorunla karşı karşıya bırakmasın." 3, ya "Camide Ali olduğu zaman sizlerden hiçbiriniz fetva vermesin."
4- Hz. Ali (a.s) hiçbir zaman Allahla karşı asi olmamış, Allah'tan başka hiçbir şeye tapmamış, doğumundan ölümüne kadar da putlara secde etmemiştir. Oysa Ebu- bekir, Ömer ve Osman Allah'a karşı asi olup Allah'tan başkasına tapmış ve zamanında putlara da secde etmişlerdir. Halbuki Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Benim ahdim zalimlere erişmez. "4 Bilindiği gibi gü nah işleyen biri zalimdir; zalim de Allah'ın ahdine yani nübüvvete ve imamete nail olamaz.
1- Müstedrek-i Hakim, c.3, s.126; Tarih-i Bağdat, cA, s.368; Usd'ul-Gabe, cA, s.22; Kenz'üI-Ümmal, c.6, s.152; Tehzib'ut-Tehzib, İbn-i Hecer, c.6, s.320.
2- Nehe'ül-Belağa
3- Müstedrek-i Hakim, Kitab'us-Salat, e.3, s.358; İstiab, e.3, s.39; Menakıb-ı Harezmı, 48; Tezkiret'us-Sıbt, s.87; Tefsir-i Nişabu- rı, Ahkaf Suresi.
4- Tezkirettus-Sıbt, s.87; Menakıb-ı Harezmı, 60; Feyz'ul-Kadir, cA, s.357. 5- Bakal'a, 124
5- İmam Ali (a.s) sağlam bir fikre, güçlü bir akla Ve İslamıdan kaynaklanan isabetli. bir görüşe sahipti. Halbuki başkaları için bunlar söylenemez; onlar Şeytanın vesvesesinden beslenen yanlış düşüncelere sahiptiler. Mesela Ebubekir şöyle demiştir: "Bana musallat olan bir şeytanım vardır."
Ömer b. Hattab ve Nassa Karşı İçtihatları
Ömer bir çok yerde Hz. Peygambere (s.a.a) karşı çıkmış ve o hazretin hilafına görüşler ortaya koymuştur. Osman ise kendi kendine karar veremeyen, Resulullah'ın (s.a.a) diliyle lanetlenen 1 Mervan b. Hakem, Yahudi Ka'b b. Ahbar ve bunlar gibi kötü insanların sözüyle davranıp devleti idare etmeye çalışan, zayıf kişilikli biriydi.
Sultan Melikşah Nizamülmülk'e sordu:
- Ebubekir'den naklettiği, "Bana musallat olan bir şeytanım vardır." şeklindeki söz doğru mu?
Vezir:
- Evet, bu hadis kitaplarında mevcuttur. 2
Melik: - Peki, Ömer'in Peygambere karşı geldiği de gerçekten doğru mu?
Vezir:
- Bununla neyi. kastettiğini Alevıinin kendisine soralım.
Alevı:
- Sünni alimler Ömer'in Hz. Peygambere (s.a.a) karşı geldiğini, kendi muteber kitaplarında açıkça kaydetmişlerdir. Örneğin:
1) Peygamber (s.a.a), Abdullah b. Übeyy'in cenaze namazını kılmak isteyince, Ömer buna karşı çıkmış, kaba hareketiyle Peygamber efendimizi incitmiştir. Oysa yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah 'ın Peygamberini incitenlere elem verici bir azap vardır."
-----------------------
1- es-Savaik'ul-Muhrika, s.64-73; el-Kamil Fi't-Tarih, c.3, 56
hicri yılının hadiseleri bölümü. 2- Tabakat-ı tbn-i Saad, c.3 Bölüm: I, s. i 28; Tarih-i tbn-i Ce-rir, c.2, s.440, eı-tmame ve's-Siyase, ibn-i Kuteybe, s.6.
2) Resulullalı (s.a.a), temettu umresi ile temettu haccı arasında ara verilmesini emredip, umre ile hac arasında erkeğin kendi eşiyle ilişkiye girebileceğinin caiz olduğunu açıkladığında Ömer buna şiddetle itiraz etmiş ve Peygambere hitaben şu yakışıksız ifadeleri kullanmıştır: "Aletimizden meni damladığı halde mi ihrama gireceğiz?"3 Buna karşılık Peygamberimiz (s.a.a) Ömer'e şöyle dedi: "Sen buna hiçbir zaman iman etmeyeceksin. "
Peygamber (s.a.a) efendimiz böyle demesiyle, Ömer'in ayetlerin bazısına iman eden ve bazısını inkar eden olduğunu ortaya koymuştur.
3- Ömer'in Peygambere karşı geldiği yerlerden birisi de mut'a nikahıdır. Ömer Mut'a nikahını asla kabul etmedi. Nitekim hilafet makamına oturur oturmaz bu hususta şöyle dedi: "Peygamber zamanında iki mut'a vardı, ben onları yasaklıyorum, bunları uygulayanları da cezalandıracağım. "1
Halbuki yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Nikah ederek yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir farize olarak verin. Mehirlerini kestikten sonra karşılıklı anlaşmanızda bir günah yoktur." 2 Müfessirler de bu ayetin mut'a nikahı hakkında indiğini açıklamışlardır ve Müslüman Ömer'in dönemine kadar bu uygulanmıştır.3
Ne var ki mut'ayı yasakladıktan sonra fuhuş ve zina- nın yolu açıldı ve giderek yaygınlaştı. 4
Ömer mut'ayı yasaklamakla Allah'ın hükmünü yok saymış, Peygamberin sünnetini ortadan kaldırmış ve böylece fuhuş ve zina için uygun bir ortam hazırlamış ve bu ayetlerin kapsamına girmiştir.
"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirdir....zalimdir."
Ömer'in Peygambere (s.a.a) karşı geldiği yerlerden biri de Hudeybiye Antlaşması sırasında gerçekleşmiştir. Buna benzer daha nice örnekler ve Allah'ın Resulünü incitmeleri olmuştur.
--------------
1- el-Bidaye ve'n-Nihaye, İbn-i Rüşd, c.l, s.346; Zad'ul-Mead, c.2, İbahat'ul-Mut'a bölümü, c.7, s.107; Kurtubi Tefsiri, c.2, s.201- 202.
2- Nisii, 24
3- Bkz. Müsned-i Ahmed b. Hanbel, cA, sA36; Tefsir-i Razi,
c.lO, sA9; Sahih-i Müslim, c.2, Nikiih'ul-Mut'a babı; Musannef, Ab- durrazzak, c.7, sA99; Muhalla, İbn-i Hazm, c.9, Mesele: 1854; Tef- sir-i Kurtubı, c.5, s.9; Tefsir-i Keşşaf, cA, s.99; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.l, sA74; Sahih-i Müslim, Şerh-i Nevevı, c.8, s.163.
4- İmam Ali (a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur: "Eğer Ömer insanlara mut'a nikiihını yasaklamasaydı, şaki insan dışında hiç kimse zina etmezdi."
Mut'a Nikâhı
Sultan Melikşah bir süre Alevi'nin anlattıklarını düşündü. Sonra:
- Ey Alevı, dedi. Gerçekte, kadınlarla mut'a edilmesine ben de karşıyım.
Alevı:
- Mut'anın İslam'ın şer'ı hükümlerinden biri olduğunu kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz?
Melik:
- Kabul etmiyorum.
- "Mut'a nikahı yaparak yararlandığınız..." ayeti ile Ömer'in, "Peygamberin döneminde iki mut'a vardı..." sözüne ne diyorsunuz?
Ömer'in bu sözü, mut'anın Peygamberimiz zamanında, ardından Ebubekir'in hilafeti döneminde hatta kendi hilafetinin ilk dönemlerinde biJe caiz ve uygulanmakta olduğunun delili değil mi? Daha bunlar gibi nice deliller vardır ey Melik! Öyle ki Ömer'in kendisi bile mut'a nikahı yapıyordu. Ayrıca Abdullah b. Zübeyir'in mut'a sonucu doğduğu inkar edilemez bir gerçektir.
Melik vezirine dönüp sordu:
- Ne diyorsun ey Nizamülmülk?
Vezir:
- Alevi'nin delilleri hem doğru, hem de sağlam. Lakin, Ömer'in mut'ayı yasakladığı için ona uymamız gerekiyor.
Alevi:
- Ey Vezir! Allah'a ve O'nun Peygamberine mi tabi olmak gerekir, yoksa Ömer'e mi? Şu ayetleri okumadın mı? "Peygamber size ne verirse onu alın. " (Haşr, 7) "Elçiye itaat edin.", "Sizin için Allah'ın Resulünde güzel örnek vardır."( Ahzab, 21)
Veya şu hadisi hiç mi hatırlamıyorsunuz? "Muhammed'in helal ettiği kıyamete kadar helaldir, haram ettiği de kıyamete kadar haramdır."
Melik araya girdi:
- Ben İslam şeriatının bütün hükümlerine iman ediyorum. Fakat mut'anın yasalaştırılma nedenini bilmiyorum. Acaba siz iki saatlik için birisinin bacınızla, kızınızla mut'a etmesini kabul eder misiniz?
Alevi:
- O zaman ben de size sorayım. Acaba insan daimi nikahtan kısa bir süre sonra boşayacağını bildiği bir kişiyle bacısının veya kızının evlenmesini kabul eder mi?
Melik:
- Elbette ki kabul etmez.
Alevi:
- Ama Ehlisünnet alimleri böyle bir daimi nikahın sahih olduğunu kabul ediyorlar. Nikahtan sonraki talakı da sahih biliyorlar.
Mut'a nikahı ile daimi nikah arasındaki fark şudur: Mut'a nikahı belirlenen süre sona erince biter. Daimi nikah ise talak ile sona erir.
Sonuç olarak mut'a nikahı sahih bir ameldir, şer'i açıdan da hiçbir sakıncalı tarafı yoktur. Mut'a nikahı da, talakla bitirilen daimi nikah gibi bedenin ihtiyaçlarını karşılamak için yasalaştırılan bir hükümdür. Ey Melik, izin verirsen sana bir soru daha soracağım?
- Buyur, sor.
- Kocasını kaybeden ve ailesi, yuvası dağılan, tutunacak bir dalı bile olmayıp ortada kalan kadınlar hakkında ne düşünüyorsun?
Mut'a nikahı, ortada yapayalnız kalmış böyle dul kadınları korur; onun muhtaç durumundan faydalanmak isteyen sapıkları engeller, bir lokma ekmek için 'vücutlarını satmaktan uzak tutar, hatta dul olduğu için dedikodu yapılmasına ve fesat çıkarılmasına da fırsat vermez. Şu da unutulmamalı ki, o da bir insandır ve cinsel ihtiyaçlarını karşılaması gerekir; mut'a nikahı bunun da çözümüdür.
Ayrıca daimi evliliğe güçleri yetmeyen insanlar ve gençler için cinsel içgüdüden ve fesattan kurtulmak için mut'a tek çözüm yoludur.
Bana göre, zina, livata ve mastürbasyon gibi işlenen suçların günahına Ömer de ortaktır. Çünkü o, mut'ayı yasakladı. Birçok hadiste Ömer'in yasaklamasından sonra zinanın toplumda yaygınlaştığı belirtilmiştir. 1
"Ben mut'a nikahım sevmem." şeklindeki sözünüze gelince; İslam dini hiç kimseyi buna zorlamamıştır. Nitekim kısa bir süre sonra boşayacağını bildiğiniz kişiyle kızımızı evlendirmeye de mecbur etmemiştir.
Kaldı ki, insanların bir şeyden hoşlanmaları veyahut hoşlanmamaları, bir şeyin haram olmasında ölçü olamaz. Allah'ın hükmü değişmez ve sabittir; kimsenin görüşüne ve tutkusuna tabi değildir.
Melik vezirine yönelerek:
- Alevi'nin mut'a hakkındaki delili güçlüdür.
Vezir:
- Ama alimler Ömer'in görüşünü benimsemişlerdir.
Alevi:
- Birincisi, onun görüşünü benimseyenler bütün alimler değil; sadece Ehlisünnet alimleridir. İkincisi, Allah ve Resulüne mi uyulmalı, yoksa Ömer'e mi? Üçüncüsü, alimleriniz Ömer'in sözüyle ilgili olarak çelişki içerisindedirler.
----------------------
1- Bu hususta Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Ömer, mut'ayı yasaklamasaydı, bedbaht kimse dışında hiç kimse zina etmezdi." Bkz. Tefsir-i Taberi, c.5; Tefsir-i Razi, c.3; Tefsir-i Kurtubi, c.5.
Vezir:
- Nasıl yani?!
Alevi:
- Ömer şöyle demiştir: "Peygamber zamamnda iki mut'a vardı, ben onları yasaklıyorum: Birisi hac mut'ası, diğeri ise mutta nikahıdır." Eğer Ömer'in sözü doğru ise, neden alimleriniz hac mut'asıyla ilgili görüşüne itibar etmemişler? Çünkü Ömer'in görüşünün tam aksine hac mut'asının sahih olduğunu ileri sürmüşler. Eğer Ömer'in sözü batıl ise, neden alimleriniz mut'a nikahıyla ilgili görüşünü benimsemişler?
İşte burada vezir sustu ve hiçbir şey demedi.
Melik toplantıda bulunan alimlere hitaben:
- Neden cevabını vermiyorsunuz?
Caferi alimlerden birisi (Şeyh Hasan Kasım!) şöyle dedi:
- Bu, Ömer ve ona uyanlara, yerinde bir eleştiridir. Dolayısıyla buradakilerin Alevi'ye (Allah onu korusun) verecekleri cevap yoktur.
Melik:
- Bu konuyu bırakın, başka bir konuya geçin.
12. Bölüm
ÖMERLE İLGİLİ TARTIŞMADA YENİ BOYUT
Yeni bölümde ilk söz alan Sünni ulemanın lideri ve sözcüsü Abbasi, yeni tartışmayı şu sözlerle açtı:
"Caferiler, Ömer'in fazilet sahibi bir kişi olmadığı görüşünde. İslam yolunda yaptığı fetihler onun fazilet sahibi olması için yeterli değil midir?
Caferiler adına konuşan Alevi şöyle dedi:
- Ömer'in fetihleri konusunda söylenecek çok şey var.
1) Sultanlar, krallar ve otoriteyi elinde bulunduranlar tarih boyunca hakimiyet alanlarını genişletmek için fetihler yapmış, başka ülkeleri istila etmişlerdir. Bu istilalar hiçbir zaman sultanları faziletli kılmaz.
2) Farz edelim, bu fetihler Ömer'e fazilet kazandırmıştır. Ancak bu, onu hilafeti gasp etme konusunda haklı çıkarınaz. Oysa Peygamberimizin (s.a.a) kendisinden sonra Hz. Ali'yi (a.s) halife tayin etti, onu değil.
Ey Melik, farz edelim siz birini kendi yerinize halife tayin ettiniz. Fakat bir başkası çıktı, o hilafet makamını gasp etti, sonra da fetihler yaptı, hatta salih amellerde bulundu. Siz onun fetihlerine razı olur musunuz? Yoksa, sizin tayin ettiğiniz kimseyi azlettiği ve sizin izniniz olmadan yerinize oturduğu için rahatsız olursunuz?
- Rahatsız olurum. Yaptığı fetihler işlediği kötülüğü temizlemez.
- Ömer, halifeliği gasp etmiş, izinsiz olarak Hz.Peygamberin (s.a.a) makamına oturmuştur.
3) Ömer'in fetihleri hatadır ve olumsuz sonuçlar doğurınuştur. Çünkü Resulullah'ın zamanındaki savaşlar ise saldırı değil, savunma niteliği taşıyordu. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) döneminde insanların gönül rızasıyla ve kitleler halinde İslamiyet'i kabul etmesi, işte bu yüzdendir. İslamiyet'in barış ve selamet dini olduğunu görmüşler ve Hz.. Muhammed'in çağrısına uyup hak yolunu seçmişlerdir. Ama Ömer şehirlere saldırdı. İnsanları zorla İslam'a soktu. Bu yüzden insanlar İslam dininden hoşlanmadılar ve İslam dini "sevgi ve hoşgörü" dini değil, "kılıç dinidir" denildi. Bu da İslam düşmanlarının çoğalmasına neden oldu.
Ömer'in yaptığı fetihler İslam'a hiçbir şey kazandırmadığı gibi bir çok şey kaybedilmesine neden olmuştur, onun yüzünden İslamiyet'in çehresi çirkin gösterilmiştir.
Eğer Ebubekir, Ömer ve Osman hilafetin gerçek sahibi olan İmam Ali'nin (a.s) makamını gasp etmeselerdi o hazret Peygamber'den (s.a.a.) sonra hilafet makamına o geçerek Resulullah'ın gittiği yolu takip edecek, onun ilahi programını hayata geçirerek insanların gruplar halinde ve kendi rızalarıyla aşk ve muhabbetle İslam dinine dahil olmasına ve bu dinin büyüyerek yerkürenin her tarafını kaplamasına vesile olacaktı. Böylece İslam, insanlığın kalbinde şiddet değil sevgi dini şeklinde tezahür edecekti.
Burada Seyyid Alevı derin bir nefes alarak Peygamberin (s.a.a.) vefatından sonra hilafetin gerçek sahibinin elinden bir takım hile ve entrikalarla alınarak Müslümanların ve insanlığın başına nasıl çorap örüldüğünü ve toplumun nasıl dalalete sürüklendiğini, İslam'ın yaşamsal alandan nasıl uzaklaştınldığını düşündü ve hüzünlü bir şekilde elini eline vurdu.
İmam Ali'nin Fetihleri
Sultan Melikşah, Abbası'ye yönelerek:
- Bunlara ne diyeceksiniz?
Abbasi:
- Söylediklerinin bazılarını ben de ilk kez duyuyorum, bunları bilmiyordum.
Alevi:
- Şimdi hakkı duydun ve bildin, o halde kendi halifelerini bırak; Peygamberimizin (s.a.a) hak halifesi olan İmam Ali'ye (a.s) tabi ol.
Alevi daha sonra şunları ekledi sözlerine:
- Sizi anlamak gerçekten zor. İslam ağacının kökünü bırakıyor, dallarına sarılıyorsunuz.
Abbasi:
- Nasıl yani? - Çünkü Ömer'in fetihlerini söz konusu ediyor, Ali'nin yaptığı fetihleri unutuyorsunuz.
Abbası:
- Ali'nin fetihleri hangileridir?
Alevi:
- Resulullah'ın (s.a.a) fetihlerinin çoğu, Hz. Ali'- nin eliyle gerçekleşmiştir. Bedir, Hayber, Huneyn, Uhud, Hendek gibi. Eğer bu fetihler başarıyla sonuçlanmasaydı ne sizin Ömer'iniz, ne de İslam ve iman kalırdı.
Bunun delili sevgili Peygamberimizin (s.a.a) şu sözleridir;
Peygamber (s.a.a) bu konuşmayı, İmam Ali (a.s), Amr b. Abdevüd'le savaşmak için çıktığında şöyle buyurdu:
"Tüm iman, tüm şirkin karşısına çıktı. Allah 'ım! Eğer ibadet olunmak istemiyorsan, ibadet olunma." Yani Ali öldürülürse müşrikler beni ve bütün Müslümanları ortadan kaldırmak için kıyam ederler, yeryüzünde İslamıdan ve imandan eser kalmaz.
Peygamberimizin (s.a.a) şu sözleri de bilinir: "Ali'nin Hendek günü vurduğu darbe, insanların ve cin/erin iba detlerinden efdaldir. "1
1- Fahr-i Razifi Nihayet'ul-Ukul. s.1O4; Müstedrek-İ Hakim, e.3. s.32. Tarih-i Bagdad, e.3, s.19; Zehebi, Telhis'ül-Müstedrek, e.3. 8.32.
Ebubekir ve Halid b. Velid
Abbasi:
- Faraza, Ömer'in hata yaptığını ve gasıp olduğunu ve dinde bidatler çıkardığını kabul ettik, peki ya Ebu Bekir'den nefret etmenizin sebebi nedir?
-Alevi:
- Onu kabul etmemizin pek çok sebebi var. Hilafet makamını gasp etmesine ilave olarak sadece şu iki şeyi söyleyeceğim:
1) Alemdeki bütün kadınlardan üstün olan ve alemdeki bütün kadınların önderi sayılan Hz. Fatıma-ı Zehra'ya karşı olan tavırlarıdır. (Kifayet'ut-Talib, s.369; el-Bidayet-u ve'n-Nihaye, c.4, s.203)
2) Halid b. Velid'e recm.cezası uygulamaması, Halid'in birçok cinayet işlediği ve zina yaptığı bilindiği halde onu cezalandırmamıştır.
Sultan Melikşah şaşkınlık içerisinde sordu:
- Halid cinayet mi işlemiş?
- Evet, mesela, Malik b. Nüveyre'yi öldürtmüştür. Malik, Hz. Muhammed'in (s.a.a) mümtaz sahabelerindendi, cennet ehlinden olduğu müjdelenmişti. Ebubekir, Malik b. Nüveyre'yi öldürüp kabilesini kılıçtan geçirmesi için Halid'i görevlendirmişti. O zaman Malik, Medine-i Münevvere'nin dışında ikamet ediyordu. Halid'in bir orduyla geldiğini görünce, savaşçılarına silahlarını kuşan- malarını emretti. Halid bunun üzerine şeytanca bir hileye başvurarak kötü bir niyeti olmadığını söyledi ve Allah'a ant içip, "Sadece bir gece için misafirin olmak istiyoruz" dedi. Ona inanan Malik, kabilesine silahlarını yere koymasını istedi. Bazı kabile ileri gelenleri Halid'in hilekar ve yalancı biri olduğunu söylediyse de Malik "Allah üzerine ant içti, Tanrı misafiridirler" deyip herkesin silahlarını bırakmalarını emretti. Namaz vakti olmuştu. Malik, askerleri ve halkı namaza durdu. İşte bu fırsatı bekleyen Halid ve savaşçıları namaz kılmakta olan Malik ve kabilesine saldırdı; hepsinin önce elleri bağlandı, sonra da hunharca katledildi. Eşi görülmemiş bu katliam Halid'i yatıştırmak bir yana daha da azdırmıştı. O geceyi Malik'in karısıyla zina ederek geçirdi. Malik'in karısı gerçekten güzel bir kadındı.
Halid gerçek bir canavardı. Namazda baskın verip öldürttüğü yüzlerce masumun cesetlerini bile rahat bırakmadı; hepsinin başını kestirdi ve bu başları yemek yapımında kullanılan tandırlarda destek taşı olarak kullandı; ve bu tandırlarda pişen yemekleri askerleri ile birlikte yemeği de ihmal etmedi.
Halid Medine'ye dönünce, Ömer Halid'in cezalandırılmasını istiyordu ve yaptığı zinadan dolayı da şer'an recmedilmesini (taşlanarak öldürülmesini) Ebubekir'den talep etmişti.
Ancak Ebubekir engel oldu. Böylece, Ebubekir bir çok Müslümanın kanını akıttı ve ilahi adaleti tatil etti.
Melik duyduklarından dehşete kapılmıştı, vezirine döndü:
- Bu anlattıklan doğru mu? .
- Evet, tarihçiler bu olayı aynen naklediyor. 1
- Olacak iş değil! Peki neden Halid'e "Allah'ın Keskin Kılıcı" diyorlar.
Alevi:
- O Şeytanın kılıcıdır!
- İmam Ali'ye olan düşmanlıkları ve Hz. Fatıma'nın kapısının yakılması olayında Ömer'le birlikte olduğundan dolayı bazı Sünni tarihçiler ona "Allah'ın kılıcı" lakabını vermişler.
Melik:
- Halid gibi birinin İmam Ali'ye düşman olmasını anlarım da, Sünnilerin Ali gibi bir insana düşmanlığı anlaşılır şey değil. Bundan emin olmak gerekir, Sünniler Ali'ye gerçekten düşman mıdır?
Alevi:
- Hz. Ali'ye düşman olmasaydılar, Resulullah'ın (s.a.a) buyruğunu çiğneyerek hilafet makamını çiğneyen Ebubekir, Ömer ve Osman'a övgüIer yağdırır mıydılar! İmam Ali'ye kim düşmansa, Sünniler onun etrafında toplanmışlardır. Sünniler, İmam Ali 'nin o yüksek faziletini inkar eder, hatta gerçek bir mümin olan babası Ebu i Talib'e iftira edip "kafir" olduğunu söylerler. O Talip ki,
İslam'ın en zor günlerinde bile yılmamış, ihâhi risaletin tebliğinde bütün tehlikelere karşı Hz. Peygamberi korumuş, sıkıntılara beraber göğüs germiştir. Onun gibi muttaki bir mümine kafir diyorlar.
1- Ebu'l-Pida kendi Tarihinde c.l, s.158; Taberi kendi Tarihin-
de, c.3, s.241; tbn-i Esir'in Tarihi, c.3, s.149; İbn-i Asakir'in Tarihin- de, c.5, s.1O5 ve Ibn-i Kesir,c.6, s.321.
İlk Üç Müslüman ve Tarihçilerin Haksızlığı
Melik:
- Ebu Talip İslam dinini gerçekten kabul etmiş miydi, Müslüman olduğu kesin midir?
- Kafir değildi ki Müslüman olsun! Hz. Muhammed daha peygamberlikle görevlendirildikten sonra Ebu Talip iman getirmişti. Fakat bunu gizlerdi. Ne zaman ki Hz. Muhammed'e peygamberlik geldi, İslam dinine ilk iman edenlerden biri oldu. Müslümanlığı ilk kabul eden Hz. Ali'dir. Onu hanımı Hz. Hatice izlemiştir. Ebu Talip üçüncü Müslüman olarak bilinir.
Melik:
- Ey Vezir, Alevi'nin Ebu Talip hakkında anlattıklarına ne dersin?
Vezir:
- Alevi'yi bazı tarihçiler de doğrulamakta.
Melik:
- Peki, neden Ehlisünnet arasında, Ebu Talib'in kafir halde öldüğü yaygındır?
Alevi:
- Bunun nedeni de Hz. Ali'ye olan düşmanlıktır. Emevıler Emir'ül-Müminin Ali'ye olan kinleri yüzünden, babası Ebu Talib'e bu lekeyi atmak istemişlerdir. Fakat bu da yetmedi, Hz. Ali'nin iki oğlu "cennet gençlerinin efendileri" 1 olan Hasan ve Hüseyin'i (a.s) şehit ettiler. İmam Hüseyin'i öldürenler şöyle demişlerdi: "Babana olan kin ve nefretimizden dolayı seni öldüruyoruz. Çünkü o Bedir ve Hüneyn savaşlarında bizim atalarımızı öldürmüştü."
Melik:
- Ey Vezir, İmam Hüseyin'i öldürenler gerçekten böyle demiş mi?
Vezir:
- Tarihçiler böyle söylediklerini yazmıştır.
Melik bu kez Ehlisünnet ulemasının önderi Abbasi'ye döndü:
- Alevı, Halid b. Velid'in sandığımız gibi biri olmadığını, tam aksine zina yapmaktan çekinmeyen, masum insanları acımasızca katleden, hak hukuk tanımayan biri olduğunu söyledi. Ne dersin?
------------------
1- Müstedrek-i Hakim, c.2, s.623; Şerh-u Nehc'il-Beliiğa, İbn-İ Ebi'l-Hadid, c.3, s.313; Tarih-i İbn-i Kesir, c.33, s.87; Şerh-i Buharı li'l-Kastalanı, c.2, s.227; Sıret'ul-Halebiye, c.I, s.120.
- Ebubekir böyle maslahat görmüştür.
Seyyid Alevı dayanamadı, oldukça sert bir şekilde söze girdi:
- Subhanallah, Subhanallah! Bu nasıl maslahattır ki, Halid'in müminleri öldürmesine, kadınlarıyla zina etmesine susuyor, bu vahşetin cezasız kalmasını talep ediyor! Bu da yetmiyor, Halid'i orduya başkomutan yapıp bir de ödüllendiriyor ve "Allah'ın Kılıcı" unvanıyla şereflendiriyor!
Herkese soruyorum:
"Allah'ın Kılıcı"nın vasfı kafirleri mi öldürmektir, yoksa müminleri mi? "Allah'ın Kılıcı" Müslümanların namusunu mu korumalı, yoksa onların çaresiz kadınlarıyla zina etmek için mi kullanılmalı?
Abbası:
- Ey Alevi, Ebubekir hata etmiştir, bunu kabul ediyoruz. Lakin, Ömer telafi etmiştir.
Alevi:
- Yapılan yanlışlığın telafisi, Halid'in zinadan ötürü recmedilmesi ve Müslümanları öldürmesinden dolayı da öldürülmesidir. Ömer de bunu yapmamıştır.
Sultan Melikşah, Alevı'nin anlattıklarını dikkatle dinlemişti.
Hz. Fatıma (a.s) ve Halifeler
Sultan Melikşah şöyle dedi:
- Ey Seyyid Alevi! Konuşman sırasında Ebubekir'i, Peygamberimizin (s.a.a) kızı Hz. Fatıma-i Zehra'ya zulmetmekle suçladın. Ona nasıl zulmetmiştir, anlat öğrenelim!
Alevi:
- Ebubekir, kaba-kuvvet, tehdit ve hatta kılıçla halktan, zorla kendine biat aldıktan sonra, bir gün Ömer, Kunfuz, Halid b. Velid, Ebu Ubeyde b. Cerrah'ı bir grup topluluğun eşliğinde Ali (a.s) ve Fatıma (a.s)'nın evine gönderdi. Oraya vardıklarında Ömer, Hz. Fatıma'nın evinin kapısına odun yığmaya başladı. Oysa o kapı, öyle sıradan bir kapı değildi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) her sabah namazına gidişinde bu kapının önünde durur, "Selam olsun size ey Peygamberin Ehlibeyti" derdi. ı Bu kapıdan bir kez olsun izinsiz girmemişti. İşte Ömer, odunlara ateş vererek böyle bir kapıyı yaktı.
(Ateş verilmeden önce) Hz. Fatıma Ömer'i ve yanındakileri evden uzaklaştırmak için kapının arkasına geldiğinde, Ömer bir omuz darbesiyle kapıyı açtı ve Hz.Fatıma'yı kapıyla duvar arasında sıkıştırdı. Tam bu şiddet sırasında karnındaki altı aylık (Muhsin adlı) bebeğini düşürdü 1 ve kapının arkasındaki çivi göğsüne saplandı. Acı dolu bir sesle haykırdı: "Ey Allah/ın Peygamberi! Ey babam! Gör ki senden sonra İbn-i Hattap ile İbn-i Ebu i Kuhafe başımıza neler getirdiler... "
Bunları duyan Ömer, yanındakilere, "Vurun Fatıma’ya! " diye emretti. Onlar Peygamberin göz nurunu, ciğer paresini tekme, tokat ve kırbaç darbeleriyle dövüp kanlar içinde bıraktılar, sonra da çekip gittiler. İşte bu kapıyla duvar arasındaki sıkışma ve darbeler, etkisini Hz. Fatıma'nın üzerinde gösterdi ve sonuçta hastalanıp dünyadan göçmesine sebep oldu. Bu nedenle Hz. Fatıma, Peygamberlik hanedanının şehididir. Evet Hz. Fatıma'nın (s.a) vefatına Ömer b. Hattap sebep olmuştur.
Bu olayı ilk kez duyan Sultan Melikşah üzüntüsünü yansıtan bir sesle veziri Nizamülmülk'e sordu:
- Alevinin bu iddiaları doğru mudur?
Vezir:
- Evet. Bütün tarih kitaplarında geçer.
Alevi:
- İşte, Caferilerin Ebubekir ve Ömer'i sevrnemelerinin sebebi budur.
Ardından Alevı şöyle devam etti:
- Ebubekir'le Ömer'in böyle bir suç işlediklerini delili, tarihçilerin de belirttiği gibi, Hz. Fatıma'nın ölene kadar o ikisinden razı olmaması, onları affetmemesi ve onlara gazapta olduğu halde ölmesidir. Çünkü Peygamberimiz bir hadisinde Hz. Fatıma için şöyle buyurmuştur:
"Allah, Fatıma'nın razı olduğuna razı olur, gazap ettiğine gazap eder." 2
------------------------
1- Ömer'in Hz. Fatıma'nın evine saldırıp, kapısına ateş verdiğini büyük tarihçiler topluluğuyla birçok alimler, uzun kısa farklı tabir- i lerle nakletmişlerdir. Örneğin: Şerh-i Nehc'ül-Beliiğa, İbn Ebi'l- i Hadid, c.2; Tarih-i Yakubı, c.2; el-İmamet-u ve's-Siyase. c i; eL- İkd'ul-Ferid, c.2; Tarih-i TaberI, c.3; Tarih-i Ebi'I-Fida. c. i: E'lam'un-Nisa, c.3; Kenz'ul-Ummal. c.3, s.I29; Tarih-i İbn-i Esir, i c.23, s.I24. i
2- 2- Kenz'ul-Ummal, c.7, s.III; el-Müstedrek, Hakim. c.3, s.I53; Mizan'ul-İtidal, c.2, s.219; Üsd'üI-Oabe. c.5, s.552.
Ey Melik! Allah'ın gazabına uğrayan kişinin akıbeti nasılolacak, sen çok iyi bilirsin.
Melik başını salladıktan sonra vezirine döndü:
- Bu hadis sahih mi? Hz. Fatıma'nın Ebubekir ve Ömer'e gazaplı olarak vefat ettiği doğru mu? Vezir:
- Evet, bu doğrudur. Hadisçiler ve tarihçiler bunu kaydetmiştir. 1
Alevı:
- Ey sultan! Sözümün doğruluğunun delili şudur: Hz. Fatıma Ebubekir, Ömer ve kendisine zulmeden diğer insanların, öldükten sonra cenazeye katılmamaları, cenaze namazına iştirak etmemeleri, gizlice defnedilmesi ve sonraları kabrine gelmesinler diye mezarının gizli tutulması yönünde Hz. Ali'ye (a.s) vasiyette bulunmuştur. Hz. Ali de bu vasiyetierin tümünü yerine getirmiştir.
Melik:
- Bu çok şaşılacak bir şeydir! Peki bu, Fatıma ve Ali tarafından gerçekleşmiş midir?
Vezir:
- Evet, tarihçiler böyle zikretmişlerdir.
Alevi:
- Ebubekir ve Ömer'in, Hz. Fatıma'ya yaptığı başka eziyetler de var.
Abbası:
- Söylediğin eziyetler hangileridir?
Alevi:
- Onların, Hz. Fatıma'nın mülkü olan Fedek'i gasp etmeleridir.
Abbasi:
- Onların Fedek'i gasp ettiklerine dair bir delil var mıdır?
--------------------
1- Sahih-i Buhari, Hums Kitabı, hadis: 2; Hayber Savaşı'yla il- ili bölüm ve Feraiz bölümü; Sahih-i Tirmizi c. ı, "Ma Clle min 'ereket-i Resuımah; Müstedrek-i Sahihayn, c.3, s. ı 53; Mizan'ul- :idal, c.2, s.82; Kenz'üI-Ümmal, c.6, s.219 vb. Kaynaklar.
Alevi:
- Evet, tarihçiler şöyle naklederler: Resulullah (s.a.a) daha hayattayken Fedek'i, i kızı Hz. Fatıma'ya hediye etmiştir. Öyle ki o Hazret hayatta olduğu sürece Fedek Fatıma'nın elindeydi. Fakat Peygamber'in (s.a.a) ölümünden sonra Ebubekir ve Ömer önce bu bağlarda çalışan işçileri kılıç zoruyla uzaklaştırdılar. Sonra da Fatıma'nın itirazlarına aldırmadan bu bağları elinden aldılar. Oysa Fedek bağları Hz. Fatıma'nın mülkiyetindeydi. İşte, Hz. Fatıma'nın ölene kadar o ikisiyle konuşmaması ve. onlara gazaplı olduğu halde ölmesi de bu nedene dayanır.
Abbasi:
- Fakat Ömer b. Abdülaziz bu Fedek bağlarını Ehlibeyt'e tekrar geri verdi.
Alevi:
- Neye yarar ki? Birileri gelip evini gasp etse ve seni buradan zorla çıkarsa, sen öldükten sonra da evlatlarına bu evi geri verse, bu iade gasp eden birinci şahsın günahının görmezlikten gelinmesine mi sebep olacak?!
Melik araya girdi:
- İkinizin sözlerinden, tarih ve hadis alimi herkesin Ebubekir ve Ömer'in bu Fedek bağlarını Hz. Fatıma'nın elinden zorla aldıkları konusunda ittifak ettiği anlaşılıyor.
1- Fedek, Medine ile Hayber arasında olan bir yerin adıdır. Fedek Bağını Resulullah (s.a.a) kızı Hz. Fatıma'ya hediye etmişti.
Peygamber'in (s.a.a) On İki Halifesi
Alevi:
- Bunu yüce Allah'ın emriyle Hz. Peygamber (s.a.a) açıklamıştır. Hadiste şöyle buyuruyor sevgili Peygamberimiz:
"Benden sonraki halifeler, İsrailoğullarınzn nakiperi gibi 12 kişidir ve onların hepsi Kureyş 'tendir."1
Melik:
- Ey Vezir, böyle bir hadis var mıdır?
Vezir:
- Evet, vardır.
Melik:
- Peki, bu 12 kişinin kimler olduğu da biliniyor mu?
Abbasi:
- Bu 12 kişiden dördü biliniyor. Bunlar Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali'dir.
Melik:
- Peki Diğerleri kimlerdir?
Abbasi:
- Diğerleri konusunda alimler arasında görüş birliği yoktur, ihtilaf vardır. Melik, diğer halifelerin isimlerini söylemesini isteyince, Abbasi söyleyecek şey bulamadı.
Alevi:
- Ey Melik, ben size Ehlisünnet kaynaklarından bu on iki kişinin isimlerini sayayım: Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Ali,. Hz. Muhammed (Bakır), Hz. Cafer (Sadık), Hz. Musa (Kazım), Hz. Ali (Rıza), Hz. Muhammed (Taki), Hz. Ali (Naki), Hz. Hasan (Askeri) ve Hz. Mehdi (a.f). Hepsine selam olsun. 2
------------------
1- Müsned-i Ahmed, c.l, h: 398-406; Sahih-i Buharı, cA, Kitab'ul-Ehkam, h: 6796; Sahih-i Müslüm, Nevevı Şerhi ile, c.12, Bab'ul-İmare, s.201.
2- On iki İmam hakkında Peygamber'den (s.a.a) 80 civarında hadis zikrediimiştir ki, bu hadislerin hepsi Ehlisünnet kaynaklarında zikredilmiştir.
Beklenen Mehdi (a.f)
Abbasi:
- Ey Melik; beni dinle! Caferiler iddia ediyorlar ki, Hz. Mehdi (a.f) hicri 275 yılında doğup, o günden bugüne kadar dünya hayatında yaşıyordur. Bu iddia akla sığar mı?
Bununla da yetinmiyorlar, ahir zamanda yeryüzü zulümle dolduktan sonra Hz. Mehdi'nin zuhur edeceğini ve dünyaya adaleti getirerek her tarafı adaletle dolduracağını söylüyorlar.
Melik:
- Ey Alevi, Hz. Mehdi (af) ile ilgisiz Caferılerin böyle bir inanca sahip olduğu doğru mudur?
Alevı:
- Evet, doğrudur. Çünkü Resulullah'ın (s.a.a) kendisi böyle buyurmuştur. Nitekim Caferi ve Sünni alimler kaynaklarında buna yer vermişlerdir.
Melik:
- Bir insanın bu kadar uzun müddet yaşaması, sağ kalması mümkün müdür?
Alevı:
- Şu anda İmam Mehdi'nin (a.f) yaşı bine ulaşmamıştır.1 Oysa yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, Nuh (a.s) hakkında şöyle buyuruyor:
"Andolsun, Nuh'u kavmine gönderdik de, bin yıldan elli yıl eksik bir süre aralarında kaldı." (Ankebut, 14)
Yüce Allah (c.c) insanı bu kadar bir zaman diliminde yaşatmaktan aciz midir? Muhakkak ki her şeyin doğumu, hayatı ve ölümü O'nun elindedir. O her şeye kadirdir.
Üstelik, bunun böyle olduğunu Peygamberimizin (s.a.a) kendisi buyurmuştur ve o, doğruluğu onaylanmış doğru bir sözcüdür.
Melik vezirine hitaben sordu:
- Alevi'nin söylediği gibi Peygamber (s.a.a), Hz. Mehdi (a.f)'nin durumu hakkında ümmetine haber vermiş miydi?
------------------------
1- Hz. Mehdi (a.f) Gizli yaşantısından bugüne kadar 1146 sene geçmiştir. Bu tarih kitabın tercümeye hazırlandığı tarih göz önünde bulundurularak hesaplanmıştır.
Vezir:
- Evet, haber verdiği doğrudur. 1
Melik: - Ey Abbasi! Bu gerçekler biz Ehlisünnet'in kaynaklarında bulunmasına rağmen, sen bunları neden reddedersin?
Abbası:
- Avam tabakanın inançlarında sarsılmasından ve kalplerinin Caferi Mezhebine doğru kaymalarından korktuğum için.
Alevi:
- O zaman sen yüce Allah'ın şu buyruğunun somut örneğisin:
"İnsanlara kitapta açıkladıktan sonra, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah, hem de bütün lanet edenler lanet eder." (Bakara, 159)
Sonra devamla şöyle dedi:
- Ey Melik, Abbası'ye sor: Acaba bir alim, Allah'ın kitabını, Resulullahlın (s.a.a) sözlerini mi korumalıdır, yoksa Kitap (Kur'an) ve sünnetten sapmış avam halkın inançlarını mı?
Abbasi:
- Ben avam halkın akidesini korumayı bir vazife biliyorum. Onların Caferi gibi bir bidate meyletmelerine izin veremem! Çünkü Caferiler bidat ehlidirler.
1- Bu konuda kaynaklar oldukça fazladır. Biz sadece bazılarına değineceğiz: e1-Melahim ve'I-Piten, bab: 19; Ikd'üd-Dürer, hadis: 26; Yenabi'ül-Mevedde, s.491; Tezkiret'ül-Havas, bab: 6; Hilyet'ül- Evliya, s.378; Arcah'ul-Metalib, s.378 ve Şafil'nin Zahair'ul-Ukba adlı eseri. '
Müslümanların Arasında Bidatlerin Yayılması
Alevı:
- Muteber kitaplar bize şu gerçeği gösteriyor ki, İslam'a bidati ilk sokan, siz Ehlisünnet'in büyük halifelerinden Ömer b. Hattap’tır. Bunu kendisi de iftihar1a, "Bu ne güzel bidattir!" diyerek itiraf etmiştir. Ömer, Allah ve Peygamberinin sünnet namazlarını cemaatle kılmayı haram etmesini bildiği halde, nafile namazlardan olan teravih namazının cemaat1e kılınmasını emretmiştir Oysa bu, Allah ve Resulünün hükümlerine açık bir muhalefettir. Sonra, acaba ezandan "Heyya ella hayr'il-amel" sözünü çıkarıp, sabah ezanına "es-salatu hayr'un min'en- nevm" sözünü ilave etmesi, bir bidat değil midir? 1
Allah ve Resulünün tam tersine, kalplerini İslam'a ısındırmak amacıyla Kur'an'da kendilerine pay belirlenenlere pay ayrılmasını yasaklaması bidat değil midir?
Allah ve Resulünün hilafına, hac mut'asını kaldırması bidat değil midir? Allah ve Resulünün hilafına, mut'a nikahını yasaklaması bidat değil midir?
Allah ve Resulünün, haksız yere birini öldürenler1e (evli oldukları halde) zina edenler için hükmettiği "recm" cezasını, Allahlın ve Resulünün emrine karşı gelerek, zina suçunu işleyen Halid b. Velid'e uygulamaması, bidat değil midir?
Daha bunlar gibi, Ömer'e uyan siz Sünniler tarafın- dan dinde nice bidatler icat edilmiştir. Şimdi bidat ehli bizler miyiz, yoksa sizler?
1- Sahih-i Buharı, Teravih Namazı babı; es-Savaik'ul-Muhrika; Kastalani Sahih-i Buharl'ye yazmış olduğu İrşad'us-Sari adlı şerhin- de, Ömer'in "Bu ne güzel bidattir." sözüyle ilgili olarak şöyle bir açıklama yapar: "Ömer bunu bidat olarak nitelemiştir. Çünkü böyle bir uygulamayı ne Peygamber yaptı ve ne de Ebubekir döneminde böyle bir uygulama vardı. Ne sayı açısından ve ne de vakit olarak (gecenin başı) böyle bir şey söz konusu değildi.
Melik:
- Ey Vezir! Alevı'nin Ömer'in dindeki bidatleriyle ilgili söyledikleri doğru mudur?
Vezir:
- Evet alimlerden birçoğu bunları kendi kitaplarında yazmışlardır.
Melik:
- O zaman bizler, dine bidat sokan birine nasıl tabi olabiliriz? !
Alevi:
- Evet, böyle birine uymak haramdır! Çünkü Peygamber, "Bütün bidatler dalalettir, her bir dalaletin sonu ise cehennem ateşidir." Dolayısıyla bidat olduğunu bildiği halde Ömer'in bu bidatlerine uyan herkes ateş ehlidir.
Abbasi:
- Fakat dört mezhebin büyükleri Ömer'in bu bidatlerini kabul edip onlarla amel etmişlerdir?
Alevı:
- Bu da başka bir bidattir ey Melik!
Melik:
- Nedir o bidat olan?
Alevı:
- Bu dört mezhebin kurucuları, Ebu Hanife, Malik b. Enes, Şafii ve Ahmed b. Hanbel, Peygamberden (s.a.a) yaklaşık 200 yıl sonra yaşamışlardır. Şimdi, bu 200 yıl
içinde yaşayan Müslümanların batıl yol üzere olup dalalet içinde oldukları düşünülebilir mi?
Mezhepleri dörtle sınırlandırmanın ve diğer fakihlere uymamanın gerekçesi nedir? Acaba Resulullah (s.a.a) böyle bir vasiyette bulunmuş mu?
Melik Abbası'ye yönelerek:
- Ey Abbasi! Sen ne diyorsun?
Abbası:
- Bu dört mezhebin kurucuları, bütün alimlerden büyük bir ilme sahipti.
Melik:
- Tarihte onlar kadar ilmi olan hiç çıkmadı mı?
Abbası:
- Caferiler de, İmam Cafer Sadık mezhebine tabidir.
Alevı:
- Biz yalnız ve yalnız Caferi Mezhebi'nin tabiiyiz. Çünkü bu mezhep Resulullah'ın (s.a.a) mezhebidir. İmam Cafer Sadık (a.s), yüce Allah'ın Kur'an'da bahsetmiş olduğu, hakkın temsilcileri Ehlibeyt'tendir. "Allah ancak siz Ehlibeyt'ten günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor. " (Ahzâb 33)
Bununla beraber biz Caferiler, Ehlibeyt'in 12 İmamına da tabi oluyoruz. Bizim Caferi olarak tanınmamızın sebebi, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) diğer İmamlardan farklı bir özelliği olmasıdır. O da şu ki:
İmam Cafer (a.s), dönemindeki bazı siyasi gelişmeler sonucu meydana gelen özgürlük ve serbestlikten yararlanarak tefsir ve hadis ilimlerini yaymaya fırsat bulmuştur. Öyle ki, İmam Sadık'ın (a.s) derslerine dört bin öğrencinin katıldığı rivayet edilir.
İmam Cafer Sadık (a.s), Emevilerle Abbasilerin neredeyse söndürrnek üzere olduğu İslam öğretilerini yeniden canlandırrnıştır. Bundan dolayı O'nun yolunu izleyenler, yani İslam dinini yeniden dirilten İmam Cafer Sadık'ı mürşit bilenler, Caferi olarak anılmıştır.
Melik bunları dikkatle dinledikten sonra Abbasi'ye döndü:
- Cevap olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Abbasi:
- Dört mezhebin büyüklerine taklit etmek biz Sünnilerin sünnetidir, geleneğidir.
Alevi:
- Hayır, öyle değil; aslında buna sizi bazı emirleriniz, hakimleriniz zorlamıştır. Siz de körü körüne onlara uydunuz; oysa bu yaptığınıza hiçbir delil ve kanıtınız yoktur.
Alevi:
- Ey Melik! Yemin ediyorum ki, eğer Abbasi bu haliyle ölecek olursa yeri cehennemdir!
Melik:
- Bunu nereden biliyorsun?
Alevi:
- Resulullah’tan (s.a.a) bize ulaşan bir hadis-i şerifte şöyle geçer: "Kim zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye Arapları gibi ölmüştür." 1 Şimdi Abbasi'den zamanının imamının kim olduğunu sorun ey Melik!
Abbasi:
- Böyle bir hadis yoktur, Peygamber (s.a.a) bunları söylememiştir!
Melik, (her zamanki gibi, hakem konumundaki) veziri Nizamülmülk'e sordu:
- Böyle bir hadis var mı, yok mu?
Vezir:
- Bu hadis vardır, üstelik güvenilir bir hadistir. 2 --------------- 1- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.3, s.446; el-Müstedrek, c.8;
2- Hafız Nişaburi, kendi Sahih'inde, c.8, s.1O7; Yenabi'ul-. Mevedde, s.117; Nefehat-ul-Lahfit, s.3; Sahih-i Müslim.
Melik:
- Ey Abbasi! Senin güvenilir bir kişi olduğunu sanirdım. Artık böyle olmadığını gördüm!
Abbasi:
- Ben zamanımızın imamını tanırım, efendim. Alevi:
-Kim o?
Abbasi:
- Melik Şah!
Alevi bunu duyunca Melik'e hitaben:
- Ey Melik, biliniz ki bu, doğru söylemiyor; bunu yalakalık olsun diye söylüyor!
Melik:
- Evet, ben onun doğru söylemediğinin farkındayım. Ben kendimi iyi tanırım; insanların zamanının imamı, imamlığa layık biri olmadığımı da bilirim. Çünkü ben hiçbir ilme sahip değilim, vaktimi de genellikle avlanmak ve devletin idari işleriyle geçiririm.
Sonra Sultan Melikşah Alevi'ye döndü:
- Pekala, sana göre zamanımızın imamı kimdir?
Alevi:
- Benim akideme göre, daha önce hakkında Rasulullah'tan (s.a.a) hadis naklettiğimiz Hz. Mehdi'dir.
Dolayısıyla: Her kim onu tanırsa, Müslüman gibi ölerek cennet ehlinden olur. Lakin onu tanımayan şahıs, cahiliye müşrikleriyle cehennem ehlidir.
MELİK'İN VEZİRLE CAFERİ OLMALARI
Melik Şah'ın yüzünde mutlu bir gülümseme belir- mişti.Gerçeği bulmuş insanların huzur dolu gülümseme- siydi bu. Salonda bulunanlar şöyle dedi: .
- Ey cemaat! Günlerden beri (üç gün) devam eden konuşmalardan kesin olarak bildiğim ve çıkardığım sonuç şudur:
Caferi "Ehlibeyt Mektebi" söylediği ve inandığı her şeyde haktır. Ehlisünnetin ise, görüşü batıldır. Şimdi bana düşen, hakkı ve hakikati görünce kabul etmek; dünyada batıl ehli, ahirette de cehennem ehli olmamaktır. İşte bu nedenle hepinizin huzurunda, Ehlibeyt Mektebi'ni yani Caferi Mezhebi'ni kabullendiğimi ilan ediyorum. Her kim benimle birlikte, Allah'ın rahmet ve bereketiyle, nefsini zulmet ve batıldan kurtarıp hak olan nura çevirmek istiyorsa, Caferi Mezhebi'ni kabul etsin!
Vezir Nizamülmülk:
- Ben de kabul ediyorum! Zaten talebelik yıllarımdan beri, Ehlibeyt Mektebi’nin dosdoğru ve hak bir mezhep olduğunu biliyordum. Şu andan itibaren Caferi Mezhebi'ni kabul ettiğimi açıklıyorum...
Ve ardından mecliste bulunan alimlerden 70'e yakını ile diğer devlet temsilcileri ve yüksek memurlar, komutanlar, gözlemciler ve dinleyicilerden büyük bir kısmı Caferi Mezhebi'ne dahil oldular.
Melik Şah'ın, Nizamülmülk'ün, komutanların ve katiplerin Caferi oluşu haberi kısa zamanda ülkenin dört bir yanına yayıldı ve böylece birçok insanın Caferi Mezhebi'ne girmesine sebep oldu.
Ardından Nizamülmülk (benim kayınpeder), hemen Bağdat'ın Nizamiye Medresesi'nde Caferi Mezhebi ve felsefesiyle ilgili derslere başlanması için emir verdi.
Ancak batıl üzere kalmayı tercih eden bazı Sünni alimler, kendi eski mezheplerinde kaldılar ve yüce Allah'ın şu ayetine şamil oldular:
"O kalpler taş gibi, hatta daha da katıdır."( Bakara, 74)
Ardından Sultan Melik Şah ile veziri Nizaülmülk'ün aleyhinde propagandalar yaparak halkı onların aleyhine kışkırttılar. Nihayet hicri 485 yılı Ramazan ayının 12'nci günü Vezir Nizamülmülk'ü öldürttüler, hemen ardından da Selçuklu padişahı Melikşah'ı ortadan kaldırdılar. Hepimiz Allah'tanız ve hepimiz Allah'a dönücüleriz. Gerçekten onların ikisi de Allah yolunda, hak ve iman uğruna şehit oldular. Ne mutlu onlara ve Allah yolunda hak ve iman uğruna öldürülen herkese!
Müellifin Notu
Ben bu toplantıya ilk günden katıldım ve bütün konuşmaları kaleme alıp faydalı olmayan fazlalıkları çıkardıktan sonra bunların özetini işte bu kitapta topladım...
Hamd, ancak Allah'adır; salat ve selam Muhammed'e, onun tertemiz Ehlibeyti'ne ve seçkin ashabına olsun.
Bu kitap, Bağdat'ta Nizamiye Medresesi'nde Mukatil b. Atiyye Ebu'l-Heyca Şibl'ud-Devle tarafından yazıldı.
--------------------
Mukatil bin Atiyye
www.nusayri.com sitesinden alıntıdır.