IPB

Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )


De ki: "Ben, buna karşılık sizden, yakın akrabamı/Ehlibeytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum."Şura Suresi 23

> NUSAYRİ ALEVİLERİN ETNİK KÖKENİ, Türkmen miyiz? Eti-Türk müyüz? Arap mıyız?
Ebu-Esed
mesaj Jul 8 2008, 01:24 PM
İleti #1





Grup: Misafir Üye

İleti: 292
Katılım: 16-June 08
Nereden: Gelsenkirchen/ALMANYA
Üye No: 226



Ziyaretçi defterinde gördüğüm bir soru üzerine bu konu üzerine eğilmem gerektiğini düşünüyorum. Nusayriler’in etnik kökeni hakkında tartışmaları anlamak için 1920-1939 dönemini ve İskenderun krizini göz önüne almak gerekir.

Osmanlı Devleti’nin Çöküşü
Birinci Dünya Savaşı henüz devam ederken 1915 yılında Şerif Faysal’a el-Fetât ve el-‘Ahd tarafından ayrıntıları hazırlanan ve gelecekteki bağımsız Arap Devleti’nin sınırlarını belirleyen Şam Protokolü sunulur. Buna göre kuzey sınırı Mersin ve Adana’yı da içine alacak şekilde 37. Paralel ve Birecik, Urfa, Mardin, Midyat, Cizre, Amediyye hattı boyunca İran sınırına kadar uzanmakta idi.
9/16 Mayıs 1916’da karara bağlanan Sykes-Picot-Anlaşması İskenderun ve çevresini de “Mavi Bölge”, yani Fransız Mandası altındaki Suriye toprakları içinde kabul etmekteydi.

Ekim 1918'de Han et-Tüccar'da Antakya'nın önde gelen Arap liderleri toplanarak Osmanlı Hakimiyeti'ne, yabancı güçlerden bağımsız olarak son verilmesi ve bir Arap Devleti kurulması kararı verilir. Büyük bir halk devrimi ile hükümet binasından Osmanlı Bayrağı indirilir, yerine Arap bayrağı dikilir.

Şerif Faysal birliklerinin bölgeye girmesinden birkaç gün sonra, 24 Kasım 1918'de Fransız birlikler İskenderun'a çıkarma yapar. Belen'de kalmış olan bazı Türk birliklerin Antakya'yı tekrar ele geçirme çabası Fransız Hava Kuvvetleri, Arap Milis ve Şerif Faysal birlikleri tarafından püskürtülür.
27 Kasım 1918’de Gouraud, Antakya, Harem ve Belen’in İskenderun’a bağlanarak yeni bir sancak (liva) oluşturulması emrini verir.
7 Aralık 1918'de Fransız birlikler Antakya'daki Arap Hükümet Merkezi'ne saldırır, Arap bayrağını gönderden indirerek Fransız Bayrağı'nı diker, ancak direnişi kıramaz.

Hititler ve kökenleri
Hititler’in Anadolu’daki varlıkları M.Ö. 1650 yıllarında Kral Birinci Hattuşiş ile başlar. M.Ö. 1595 yılında Birinci Hattuşiş’in torunu Birinci Mursilis Kuzey Suriye ve Halep’i ele geçirir. Böylece Babil’li Hamurrabi Hanedanı’na son verir. Ancak Mursilis’in Hattuşaş’a dönerken öldürülmesi ile Hitit Hakimiyeti yeniden Anadolu ile sınırlı kalır. Yeni Hitit İmparatorluğu M.Ö. 1450-1180 yılları arasında varlık gösterir. Toprakları Mısır’a kadar dayanır. Hatta Suppiluliumas döneminde Hitit prenslerinden bir tanesi ile Firavun’un dul eşinin evlenmesi ve böylece Hitit hanedanının Mısır’a hakim olması söz konusu olur. Bu durum prensin yolda öldürülmesi ve kraliçenin bu dönemden sonra kayıtlardan kaybolması (muhtemelen öldürülmesi) ile hayata geçmez.

M.Ö. 1200’lerde tam kimlikleri tartışma konusu olan denizci bazı İndo-Avrupalı kavimler Doğu Akdeniz kıyılarına saldırmaktaydı. Bunlar muhtemelen Üçüncü Ramses tarafından kendi krallığının sınırında durdurulduysa da Hitit İmparatorluğu artık toparlanamayacak derecede zayıflamıştı. Bölgede güç kazanan Asurlular da İmparatorluğun çöküşünde etkili olmuştu. Bundan sonraki birkaç yüzyılda küçük Neo-Hitit devletler Güney Anadolu ve Suriye’de hayatiyetlerini devam ettirdi.

Hititlerin kullandıkları yazının Bedrich Hrozny tarafından deşifre edilmesinden sonra yapılan analizler, Hititçe’nin bilinen en eski İndo-Avrupa dili olduğunu göstermiştir. Bu bakımdan Hititler Avrupalı bir ırktır.

Türkler
Türkler’in Anavatanı Orta Asya’dır. “Türk” kelimesinin ilk kullanımı M.S. 6. Yüzyıldadır. 585 yılında Çin İmparatoru, Göktürk Kağanı’na gönderdiği bir mektupta ona “Büyük Türk Hanı” olarak hitap eder.

Türkî kavimlerin Doğu Avrupa, Anadolu ve Ortadoğu’ya göçü M.S. 6. Yüzyılda başlar, 11. Yüzyıla kadar aralıklarla devam eder. Türkî olduğu tartışma konusu olan bazı kavimlerin Avrupa içlerine göçü ve Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kurmaları birkaç yüzyıl erkendir. Selçuklu İmparatorluğu’nun Anadolu’ya ilk girişi de 1071’dedir.

Diğer yandan Türkçe, Moğolca ve Tunguzca ile birlikte Altay Dil Ailesi’ndendir. İndo-Avrupalı kavimlerle akrabalıkları yoktur.
Anadolu’ya gelişleri ile Hititler’in tarih sahnesinden silinmesi arasında 2000 yıl bulunmaktadır.

Araplar
Araplar, ana dilleri Arapça olan, Samî ırktan, Kahtanî ve Adnanî kavimlerdir.
Kahtanîler’in Ana Yurdu Yemen, Adnanîler’in ana yurdu Harran’dır.
Bu kavimlerin Güney Anadolu’ya gelişleri Türkler’den çok daha eskidir. Öyle ki, M.Ö. 3. Yüzyılda Antakya’yı kuran I. Seleucus Nicator, şehirde inşa ettirdiği 4 mahalleden birine Rumları diğer üçüne Araplar’ı yerleştirmiştir. Bu tarihten Türkler’in bölgeye gelişine kadar daha 1400 sene geçecektir.

Bunun yanında M.Ö. 5. Binyılda Orta Avrupa’da Sami kökenli kavimlerin kurduğu yerleşim merkezlerinin mevcut olduğu ve Avrupa’ya tarımı getirenlerin bunlar olduğu ortaya çıkmıştır.

Arap Alevileri’nin Etnik Kökeni
Arap Alevileri ana olarak iki etnik gurupta incelenir. Bunlardan birincisi Hayyatin Aşireti’dir. Bu gurubun adı Şeyh Ali Hayyat’a dayanır. Etnik olarak Haşimî ve Gassanî-Kahtani elementler içerir.
İkinci gurup, Anavatanı bugünkü Irak olan Mehalibe Aşireti’dir. Bunlar Kahtanî kökenli olup, Mühelleb bin Ebi-Sufra'nın soyundandırlar. Bunların Suriye ve Güney Anadolu'ya gelişi Emir Hasan el-Makzun iledir.

Bunun dışında 16. Yüzyıldan itibaren bölgeye, Aleviler’e karşı savaşmak üzere gönderilen Türkmen oymaklardan taraf değiştirenlerin meydana getirdiği Karatıla Aşireti asimilasyon sonucu yok olmuş, diğer aşiretlerin bünyesinde erimiştir.
Alevi Tarihi’nde rastlanan diğer Aşiret adları, yukarıda zikredilen iki aşiretin alt kolları olarak telakki edilmelidir.

Eti-Türk Söylentisinin Kaynağı ve Amacı
Bu söylemin kaynağı 1920-1939 dönemine damgasını vuran “Hatay Sorunu”nda aranmalıdır.

Yer sıkıntısı nedeni ile burada fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ancak 1936’da Suriye’nin bağımsızlığı ufukta görününce Türkiye’nin Fransa üzerinde baskıları arttı. Ankara Anlaşması ve Lozan Anlaşması’nda yeni toprak talepleri olmayacağını beyan eden Türkiye bu kez Hatay’ın nüfus çoğunluğunu Türkler’in meydana getirdiği iddiası ile bölgeyi talep etti. Manda Sözleşmesi gereği Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak zorunda olan Fransa, Türkler’in bölgede çoğunluk teşkil etmediğinden de hareketle bu talepleri reddetmekte idi. Böylece sorun Türkiye’nin başvurusu ile Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’na gelir. Sonuçta Hatay’ın geleceğinin halkın eline bırakılması kararı verilir. Ancak Türkiye’nin de ısrarlı talebi ile Türkler mezhepsel olarak ayrı kategoriler olarak ele alınmazken, Araplar’ın Alevi, Sünni ve Hıristyan olarak ayrı guruplar olarak seçime katılması kararı verilir. Bunların dışında bölgede önemli bir Ermeni azınlık da mevcuttu.

Milletler Cemiyeti tarafından gönderilen Seçim Komisyonu nüfus tasnifini ilerlettikçe, Türkiye nüfus tezinin mevcut şartlar altında kanıtlanamayacağını gördü. Böylece bölgede Atatürk’ün kaleminden çıkan “Eti-Türk” propagandası hızlandırılarak Aleviler’in kendilerine mahsus listeler yerine Türk listede kaydolmaları sağlanmaya çalışıldı. Ancak Aleviler bunu büyük oranda reddettiği gibi Türk tarafından, Türkiye’ye bağlanmaya karşı çıkan yaklaşık 5000 kişilik bir topluluk “Diğerleri” hanesinden listeye kayıt yaptırır.

Propagandadan da umduğunu bulamayan Türkiye, bölgedeki Halk Partisi Militanları ve Türk olan polisleri (Arap olanlar büyük oranda tasfiye edilmişti) aracılığı ile halk üzerinde şiddet ve yıldırma politikası izlemeye başlar. Halka uluslar arası gözlemcilerin gözü önünde şiddet uygulayacak, tehditler yağdıracak ve köy yakacak (Cilliye köyü) kadar ileri gitmekten çekinmezler.

Uluslar arası Komisyon birçok kez Türk tarafını teröre son vermesi konusunda uyarır ve Fransız yetkililerden özellikle belli isimlerin görevden alınarak cezalandırılmasını talep eder. Ancak her iki talep de (Mayıs ayında gerçekleştirilen Türk-Fransız Askeri Konferansı'nda varılan anlaşma gereği) yerine getirilmediğinden seçmen sayım/seçim süreci süresiz olarak durdurulur.

C.261.1938 sayı ve 20.08.1938 tarihli Milletler Cemiyeti Komisyon Raporu (FO 371/21913 sayı ile İngiliz Dışişleri Arşivi’nde de mevcuttur) olayların gelişimi, uygulanan baskılar ve sonuç olarak 21 Haziran 1938’de halkın ağır tehditler ile Suriye’ye kaçmasının sağlanması ve 26 Haziran’da seçimin (Türkiye’nin daha önce talep ettiği gibi) iptaline ilişkin ayrıntılara yer vermektedir.

Görülmektedir ki “Eti-Türk” kavramı, bilimsel nitelikten uzak, asimilasyon amaçlı politik bir propagandadır. Bilimsel gerçeklerle uyuşmadığı gibi gülünçtür.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
 
Start new topic
Yanıtlar (1 - 4)
Ebu-Esed
mesaj Oct 23 2008, 08:00 AM
İleti #2





Grup: Misafir Üye

İleti: 292
Katılım: 16-June 08
Nereden: Gelsenkirchen/ALMANYA
Üye No: 226



EK:

Arap Alevîlerin Arap kökenli olduklarının en büyük kanıtı Tenûhî, Gassânî, Hazrecî, Kindî, Tâî ve Taglibî gibi köklü Arap kabilelerinin isimleriyle sonlanan nesepleridir.

Alevîlerin 1936 yılında Kırdâha beldesinde yapmış oldukları kongrede aldıkları ve hem Fransız Dışişleri Bakanlığı'na hem de Paris’te bağımsızlık görüşmelerini yürüten Suriye temsilci heyetine ilettikleri kararları içeren tarihî belge, bu konuyla ilgili önemli bilgiler içerir. Bu tarihî belgede yer alan bir paragraf, Alevîlerin soyları ile ilgili şu açıklamaya yer verir:

Alevîlerin soy bakımından Arap olmayan kavimlere dayandıkları iddiası karşısında bilimsel bir tartışmaya girmiyor, onur ve haysiyetimizi korumak maksadıyla susmayı tercih ediyoruz. Şu açık bir gerçektir ki Alevîler, Alevî dağlarına, Alevîliğin ve aynı zamanda Araplığın anavatanı olan Irak’tan göç etmişlerdir. Her türlü aklî ve naklî kanıt, Alevîlerin halis bir Arap soyundan geldiklerine işaret eder. Gelenek ve göreneklerimiz, ahlak anlayışımız, sosyal yaşantımız, dilimiz, eğilimlerimiz, kültürümüz, nesilden nesile aktardığımız halk söylencelerimiz gibi sayısız faktör, Arap kökenli olduğumuzun en büyük kanıtıdır. Övünçle belirtmemiz gereken bir diğer nokta da şudur ki Alevîler, Irak topraklarında İmâm-ı Ali’yi destekleyen Arap kabilelerinin torunlarıdır.

Üstat Muhammed Kürd Ali Hitatu’ş-şâm adlı eserinde şöyle der:
Şam’a bağlı Havrân ve Belkâ gibi yörelerde yaşayanların bir kısmı halis Arap’tır. Bu özellik, yabancı bir kan kabul etmeyip Araplıklarını koruyan topluluklarda açıkça görülür. Buna örnek olarak, Alevî sıradağlarında yer alan Havrân dağı ve Kelebiyye dağları sakinleri verilebilir. Bu yörelerdeki nüfusun halis Arap kanı taşıdığına dair kanıtlar oldukça açıktır.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
Aristo
mesaj Oct 24 2008, 06:32 PM
İleti #3





Grup: Kıdemli Üye
İleti: 88
Katılım: 29-April 08
Üye No: 139



QUOTE(Ebu-Esed @ Oct 23 2008, 09:00 AM) *
EK:

Arap Alevîlerin Arap kökenli olduklarının en büyük kanıtı Tenûhî, Gassânî, Hazrecî, Kindî, Tâî ve Taglibî gibi köklü Arap kabilelerinin isimleriyle sonlanan nesepleridir.

Alevîlerin 1936 yılında Kırdâha beldesinde yapmış oldukları kongrede aldıkları ve hem Fransız Dışişleri Bakanlığı'na hem de Paris’te bağımsızlık görüşmelerini yürüten Suriye temsilci heyetine ilettikleri kararları içeren tarihî belge, bu konuyla ilgili önemli bilgiler içerir. Bu tarihî belgede yer alan bir paragraf, Alevîlerin soyları ile ilgili şu açıklamaya yer verir:

Alevîlerin soy bakımından Arap olmayan kavimlere dayandıkları iddiası karşısında bilimsel bir tartışmaya girmiyor, onur ve haysiyetimizi korumak maksadıyla susmayı tercih ediyoruz. Şu açık bir gerçektir ki Alevîler, Alevî dağlarına, Alevîliğin ve aynı zamanda Araplığın anavatanı olan Irak’tan göç etmişlerdir. Her türlü aklî ve naklî kanıt, Alevîlerin halis bir Arap soyundan geldiklerine işaret eder. Gelenek ve göreneklerimiz, ahlak anlayışımız, sosyal yaşantımız, dilimiz, eğilimlerimiz, kültürümüz, nesilden nesile aktardığımız halk söylencelerimiz gibi sayısız faktör, Arap kökenli olduğumuzun en büyük kanıtıdır. Övünçle belirtmemiz gereken bir diğer nokta da şudur ki Alevîler, Irak topraklarında İmâm-ı Ali’yi destekleyen Arap kabilelerinin torunlarıdır.

Üstat Muhammed Kürd Ali Hitatu’ş-şâm adlı eserinde şöyle der:
Şam’a bağlı Havrân ve Belkâ gibi yörelerde yaşayanların bir kısmı halis Arap’tır. Bu özellik, yabancı bir kan kabul etmeyip Araplıklarını koruyan topluluklarda açıkça görülür. Buna örnek olarak, Alevî sıradağlarında yer alan Havrân dağı ve Kelebiyye dağları sakinleri verilebilir. Bu yörelerdeki nüfusun halis Arap kanı taşıdığına dair kanıtlar oldukça açıktır.

Selam,
Bu konuyla ilgili Şeyh Mahmut Reyhani nin gölgesiz ışıklar kitabının okunmasını tavsiye ederim.
Go to the top of the page
 
+Quote Post
Ebu-Esed
mesaj Oct 30 2008, 11:19 AM
İleti #4





Grup: Misafir Üye

İleti: 292
Katılım: 16-June 08
Nereden: Gelsenkirchen/ALMANYA
Üye No: 226



QUOTE(burjelahlam @ Oct 28 2008, 19:17 PM)
Nusayrilerin etnik yapısı?öncelikle nusayrilerin kendilerine nusayriyiz den çok alevi dediklerini,hayretle not düştükten sonra.hamdan el nusayr da geçen nusayr sözcüğünden başkaca nusayrilik vurgusu yapmadıklarını görüyoruz.nusayri tanımlaması benim de katıldığım akademik bir tanımdır ve doğrudur.ama sakın cahil şeyhlerimizin kafasını fazla karıştırmadan etnisite olayına girelim.bir kısım yemenden bir kısım lübnandan bir kısım halep taraflarından gelen toplulukların akdeniz kıyı şeridi üzerinde fatimiler devletini kurduğunu ve nusayrilerin yıkılan bu devletten geriye kalan bir arap topluluk olduğunu savunan tez en akla yakın tez olarak göze çarpıyor.ama nusayrilerin arap üst kültürü ile birleşmiş olmaları safkan arap oldukları anlamına geliyor mu tartışılır.hakim kültür arap göçebe dağlık kültür olup uzun yıllar karşılaştıkları baskılardan dolayı dağlara çekilmiş bir topluluk oldukları ve dolayısıyla yerleşik ne bir kütüphaneye ne de bu dönemlere ışık tutacak kaynaklara ulaşamıyoruz.nusayrilerin tarihine fransız kaynaklarından ulaşmaya çalışmak işin en trajik tarafı olup 150 yıl geriye gidip orada tıkanıyoruz.hakim kültür arap kültürü olup genetik olarak safkan olmadıkları fikrindeyim...
Go to the top of the page
 
+Quote Post
Ebu-Esed
mesaj Oct 30 2008, 11:22 AM
İleti #5





Grup: Misafir Üye

İleti: 292
Katılım: 16-June 08
Nereden: Gelsenkirchen/ALMANYA
Üye No: 226



Nusayriler'in Fatimiler'den kaynaklandığı tezine katılamayacağım. Nitekim, gerek Fatimiler'den geldiğimizi, gerekse de İsmaililer'den kaynaklandığımızı savunan görüşlerin cevaplayamadıkları çooook önemli bir soru var.

Ne Fatimiler ne de İsmaili'ler bizim gibi 12 İmam'a inanmazlar. Diğer bir değiş ile Hasan el-Akhir el-Askeri Efendimiz'in imametini ve Muhammed bin Nusayr Efendimiz'in dini önderliğini kesinlikle tanımazlar. O halde biz nasıl onlardan kaynaklanıyoruz?

Genetik saflığımıza gelince, Araplık babadan oğula geçen bir olgu olup, annenin etnisitesi göz önünde bulundurulmaz. Ayrıca Arap olmayıp kabileye katılım şeklinde bu kabileye mensup olma da Arap geleneklerine yabancı değildir (Selman el-Farisi Efendimiz'in Ehli Beyt'ten biri olarak gösterilmesi). Bu bakımdan Araplık saf bir ırk oluşturma ülküsünü güden ırkçı milliyetçi teorilere yabancıdır.

Tarihimizi kendi siyasi emellerine uygun yazmaya çalışan Fransız'lardan öğrenmek ne kadar sakıncalı ise Türk kaynaklarına değer vermek de o kadar sakıncalı. Sandığının aksine kendi içimizden, 8., 9. ve 10. yüzyıla kadar uzanan pek çok öz kaynağımız halen mevcut. Bunlar güvenebileceğimiz tek kaynaklar.

Selamlar...

NOT: Hamdan bin Nusayr diye bir zat yoktur. Muhammed bin Nusayr ve Hüseyn bin Hamdan el-Khasibi (KS) vardır.
Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 üye:

 



- Basit Görünüm Tarih : 18th April 2014 - 10:27 AM