May 8 2009, 01:02 PM
İleti
#1
|
|
|
Grup: Üye İleti: 10 Katılım: 2-May 09 Üye No: 940 |
Değerli nuseyriforum.com üyeleri Alevi Arkadaşlarım.
Antakya- Dirtyak- (Orhanlı) Mahallesi doğumlu, Saygı değer araştırmacı Mihrac Ural'ın enteran http://www.alevigundem.com/index.php/makal...gen-sorunu.html alıntım olan uzun ama okumaya değer yazısını sizlere olduğu gibi, forum'da tartışmaya açık olarak sizlerle paylaşma gereğini duydum. Öğretim üyesi Arkadaşınız. Özcan. Sevgi ve Saygılarımla. Aleviliğin Gen Sorunu Mihrac Ural tarafından yazıldı Pazartesi, 20 Nisan 2009 18:17 Nusayri tanımlaması, tamamen Osmanlıdır ve Osmanlıların yakıştırmasıdır. Alevilik ise bölge açısından da daha kapsayıcı, birleştirici yakınlaştırıcı özelliklere sahiptir. Aleviliğin Gen Sorunu Mihrac Ural Nusayrilik bir kimlik tanımlaması olmamalıdır. Kimliğin tek başına bir inançla belirlenmesi çok güçtür. İslam açısından bile öyle kolay değildir. İslam ümmeti dediğimizde bile, bunun yeterli olmadığı görülür ki İslam, yasama-fetva gibi işlerlikte olan kurumlarına karşın, bir kimlik olarak ayakları yere basamaz. Nusayrilik ise bu açıdan çok geridedir. Suriye’de Nusayrilik tedavül edilmeyen bir kavramdır, Alevilik tek tanımlamadır, o da Arap kimliğinin yanında bir inanç referansıdır (senin birey olarak, bunu kimlik görmen ise genel kaideyi değiştirmez). Nusayri tanımlaması, tamamen Osmanlıdır ve Osmanlıların yakıştırmasıdır. Alevilik ise bölge açısından da daha kapsayıcı, birleştirici yakınlaştırıcı özelliklere sahiptir. Son günlerde gündeme gelen Anadolu Aleviliği tartışmaları, bu açıdan izlenmeye değerdir. Bu konuda, iletimle beraber ayrıca bir dosya göndereceğim. Tartışmalar hakkında özetle söyleyeceklerim, aynı zamanda önermelerimle de yakından ilgilidir. Bu tartışmalar esas itibariyle Hamza Aksüt ile Erdoğan Çınar arasında geçiyor gibi. Birincisi Aleviliği İslam zemininde, bölgenin değişik etnik yapılarıyla ilgilendirmekte Horasan ve ötesiyle de ilintili ele almaktadır. Tam olarak Türkmen, Türk ya da Orta-Asya kökenli demese de armonisinde bunun olduğunu söyleyerek, Aleviliği Türkleştirme çabalarını dışa vurmaktadır. Erdoğan Çınar ise olayı genetik verilere dayandırmak istiyor. Bio-coğrafi bir ele alışa yöneliyor. Aleviliği Anadolu ve sınırlarında tutmaktadır. Genetik verilerden de bu kanaatini desteklemeye çalışıyor; biz ezelden beri buralıyız diyor. Ve Anadolu’nun genetik yapısında Türk öğesinin çok az olduğu noktasına dayanarak da Alevileri etnik olarak Türklere bağlayamayız diyor. Yerli olarak ele alınan alevi insanının genetik ve coğrafi nedenlerle Hıristiyan geçmişinin olması sonucuna varmak zor olmaz. Bu tezin bu yaklaşımındaki sakatlığın başında Anadolu Alevilerinin bu güne kadar basit bir iz bile olsa Hıristiyanlıktan bir şey taşımamış olmaları gösterilebilir. Ancak aynı tezi Arap Alevilere uygulamaya kalkışırsan çok güçlü veriler elde etmek zor değildir. Çınar, Alevilik ne İslam’dır ne de Türk’tür, diyor. Kadim zamandan gelen Hıristiyanlıkta bile gizli gizli ritüellerle bu güne gelen bin inançtır, dindir demeye eğilim gösteriyor. Bu iki farklı yaklaşımın eleştirilecek çok yanı var. Bilim adına da, siyaset adına da. Öncelikle her iki yaklaşım da geçmiş dönemden bu yana hiçbir yazılı metine dayanmamaktadır. Bu yanıyla sorunlarını bilimsel olarak ortaya koymakta çok zorlanıyorlar ve öyle zorlama şeylere gidiyorlar ki, E. Çınar çevresinden biri, büyük patlamayla evrenin oluşumundan, evrenin tüm sırlarına ve bilimin ulaştığı her şeye, kuantum fiziğine kadar ama her şeyin, Aşıkların saz eşliğinde aktardıkları nefeslerde yattığını iddia edebiliyor. Buna o kadar da inanmış ki, eski dönemde “ışık” insanları olanların kamuflaj için “Aşık” kelimesiyle örtüldüklerini, ışığın ise evrenin oluşumunda her şeyin, patlamayla başlayan hadron, lepton dönemine kadar uzatıyor (Evrenin saniyenin 10 üssü -43 anındaki hali). Bu komedi Sünni kuran yorumcularının, evrendeki her olayı ve tekniğin her gelişimini, ayetlerle açıklamasına çok benziyor. Buna rağmen siyaset bağlamında bu her iki önermenin de benim açımdan uzak-yakın anlamlı olabilecek yanları var diyeceğim. Konumuz bu değil, buna rağmen sana ipucu vereyim. Aleviliği Anadolu’nun kadim kültür ve insan dokusuna oturtmak (Bio-Coğrafi yaklaşım) Anadolu Aleviciliğinin, Türk milliyetçiliğinin arkasına yedeklenmesi önünde önemli bir engel olması dolayısıyla, olumlu karşılanabilir derim. Ama diğer açıdan Hamza Aksüt’ün ele alış tarzında, Aleviliği İslam zemini üzerinde bir eğrilme (ışık eğrilmesi anlamında fiziki bir kavram kullanıyorum burada, sapma dememek için) olarak ele alması ve bunu farklı etnik, dilsel unsurların bileşkesi olarak görmesi, bölgemizin gelecek siyasal haritası açısından önem arz etmektedir. Bölgemizdeki direnme güçlerinin, daha çok ortak paydalar üzerinde dayanışmasının sağlanmasına, katkı yapıcıdır derim. H. Aksüt’ün yaklaşımında (konusunu etmemesine karşın),Arap Aleviliğinin 960’lı yıllara kadar inen yazınsal kültürü ve literatür birikimleri bu bölgede Aleviliğin düşünsel köklerinde, önemli bir ortak çıkış noktasının olduğuna da bir işaret sayılabilir. Benim belirlemeye çalıştığım, notlarını almaya başladığım kimi temel ritüeller, kavramlar ve kurumları, bunun öyle olduğuna işaret etmektedir. Bu açıdan E. Çınarın bir adım daha geri giderek bunu Hıristiyanlıkla da ilgilendirmesi ise ancak bir ileri adım olan Alevilik içinde kalıntı halinde olmasından söz edilebilir. Bu nedenle ve iddiayla diyorum ki, gerçekçi bir bölge Alevilik tarihi, Arap Alevileri belgeleri, yazınları, risaleleri akademik bir derinlikte ve bilimsel incelemeden geçirilmeksizin yazılamaz. Eksik ve muğlak kalır. Konuyla ilgili bu kadar ipucu yeter sanırım. Pragmatik siyasal belirlemeler açısından bu ipuçlarıyla düşünsek bile, gerçek öyle değildir. Alevilik siyasal bir akım ya da siyasallaşabilir bir düşünsel veri değildir diyeceğim. Bu noktada İslam’da Hz. Ali taraftarlarıyla, Muaviye arasındaki siyasal ayrışmada taraf olmak diye yorumlanması çok yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. Okumalarım, Hz. Ali döneminde bile ayrışmanın çok farklı boyutta olduğuna işaret ediyor. Muaviye tamamen, çıkarlar, egemenlik, iktidar, devlet, dünyasal verilerle düşünüp İslam imparatorluğunun kuruluşuna, Arapları bir imparatorluk altında birleştirecek yönelimlerle çalışırken; Hz. Ali, İslam çağrısının insani boyutuna önem veren bir yaklaşım içinde kalmıştı. Bu sadece Hz. Ali’yle de ilgili değildir, çevresinde yer alan ve geçmiş tutumlarıyla da bilinen Ebu Zer El Ğifari, Mikdad gibi sosyal davranışları nedeniyle eziyet görmüşlerin dile getirdiklerini de hesaba katmak gerek. Tabi ki bu başlangıç çok sonraları 960’lı yıllara doğru Hemadani devleti koşullarında, devlet lideri Seyf El Devli’nin hocası ve müsteşarı olan Hüseyn Bin Hemdan El HASİBİ tarafından derli toplu bir öğreti haline gelmiştir. Çağının üstün aydınlarından biri olan ve büyük birikimlerini yazdığı kitaplarda açıkça ortaya koyan bu şahsın, bu çağın aydını bir ate ve materyalist diyalektikle dünyayı kavrama durumunda olan beni bile yoğun etki altına aldığını itiraf edeceğim. Olayları evrimci bir gelişimle ele alışındaki bilimsel yaklaşım, “aklın süzgecinden geçmeyen şey şer-i olamaz” mealinde dile getirdiği ve yaşamın sırrını el Mana = Akıl olarak yorumlaması müthiş bir şeydir. Bu, Hz. Aliye biçtiği metafizik değere rağmen öyledir. Kaldı ki, Hz. Ali’ye biçtiği metafizik değeri, tarihi 7 dorukla (uygarlık olarak oku) ve bu dorukları oluşturan düşünsel üçleme simgesiyle ele alıp, Muhammediye kubbesinden (İslam uygarlığında) önceki 6 kubbede yaptığı gibi; Ali, Muhammed, Selman AMS diye belirlemesini, evrimci bir akıl gelişimine oturtmuş olmaktadır. Böylece bu uygarlığın aklı, manası Hz. Ali ve ehlibeytin öğretisidir, diyerek de metafizik değerlerini ayakları yere basar hale getirmektedir. Başkalarının yaptığı gibi, anlatımlarımın zorlama bir çaba olarak anlaşılmaması için, Arap Aleviliğinde laikliğin, İslam şeriatına uzaklığın yarattığı değerleri, maddi bir veri ve kanıt olarak gösterebilirim. Devam ediyor... |
|
|
|
![]() |
May 8 2009, 01:04 PM
İleti
#2
|
|
|
Grup: Üye İleti: 10 Katılım: 2-May 09 Üye No: 940 |
Alevilik siyasal bir araç değildir. Alevilik; felsefi, düşünsel boyutta bir sosyal yaşam ifadesidir. Bunu, siyasal yaşamdan ne ölçüde kopuk ele alabiliriz? Bu yönde yapılacak itirazlara, Aleviliğin siyasal hiçbir önermesinin olmamasıyla, yani şer-i önermelerinin, dayatmalarının, fetvasal belirlemelerinin olmamasını dile getirerek cevap verilebilir. Ancak Aleviliğin sosyal yaşam tarzının, her tarihi kesitte ilerici güçlerin önermeleriyle kesişmesi doğrudur. Böylesi dolaylı bir sonuç olarak siyasal tutumu vardır. Ama bu gün Alevilik dün gibi sol değildir ondan çok daha ilerdedir, dersem abartılı görülmesin.
Benim üzerinde ısrarla durduğum ve çoğu Aleviye söylediğim de bu oluyor: Aleviliği sakın ola ki Sünni mezhep gibi, temel dayanağı şeriatlı (kanunlu) olan bir mezhep gibi algılamayın. Böylesi bir algıyı, Aleviliğin benim bildiğim ve kütüphanemde olan tüm Batini kitap ve risalelerinde, isteseniz de bulamazsınız. Bu nedenle de, Arap Alevi şeyhlerine, şeriatımız nedir? diye sorarsanız, kestirmeden Kuran derler. Arap Aleviliğinin İslam’ın 5 şartıyla olan mesafesini burada anlatmayacağım. Başımdan geçen kısa bir anekdotla yetineceğim. Ramazan ayına denk gelen bir bayramımızda, oruç açma vakti gelmeden, yapılmakta olan ibadet esnasında NAKFE’nin (mayasız üzüm suyu) elden ele dolaştırılıp içilmesi gündeme geldi. Şeyhe orucun bozulup bozulmayacağı sorulunca, bir yudumdan bozulmaz dendi, oruç yorumları yapıldı ve orucun, aç kalmanın ötesindeki anlamlarından söz edildi. Bunlar ileri ve olumlu açıklamalardı ama aynı zamanda, Arap Aleviliğinin İslam’dan söz konusu eğrilmesinin de ifadesiydi. Oysa Sünni mezhep; dokusu gereği, Kuran’ın yetersiz kaldığı yerde bile, kanun üretmek fetva vermek için her yola başvurur. Sünnilik kendi içinde tutarlı olarak, 1400 yıldır şer-i hükümler üretmek için Kuran yanı sıra; hadis, icma ve kıyasa dayanmaya çalışıyor. Alevilik de kendi tutarlılığı gereği; bu tutucu, donuk, değişmeyen yasalara, uzak yakın dönüp bakmıyor. Yaşadığı çağın kolektif akıl ürünü yasalarını içselleştirip, yoluna devam ediyor. Arap Aleviliğinin Batini yanları, ritüelleri, Kuran’la ilgisi, İslami zeminden oldukça etkilenişine rağmen, laikliğini bu akıl yöntemiyle beslemeye devam ediyor. Şimdi sizinle olan konumuza gelelim. Konuyu dağıtmamak için kestirme ve reçeteci bir yola sapmak istiyorum. Anlatmak istediklerimi kategorileştirerek kolay bir açıklama yapmak isterim. Ele aldığız konunun üç boyutu var. İnanç boyutu, ulusal boyutu ve tarih boyutu (ki, bu sonuncuya bio-coğrafi boyutu da katabiliriz). Birincisi; İnanç boyutunda Alevilik, İslam zemininde Hz. Ali ve ehlibeytle çok yakından ilgilidir. Arap Aleviliğinin zengin tarihsel yazım literatürlerine baktığımızda; heterojen düşünsel, felsefi yaklaşımlar görsek de, İslam zemini kendini güçlüce hissettirir. Kuran’ın farklı yorumlanmasına karşın, kuransız bir ibadet, kuransız bir cenaze, kuransız bir dini kutlama yoktur olamaz da. Her ayetinin Batini yorumu olsa da gerçek budur. Hz. Ali, Hz. Muhammed, seyyid Selman ve ehlibeyt bu inancın merkezindedir. Alevi Arapların zaman zaman geri planda kalan Arap ulusalcı eğilimleri, tarihleri boyunca Araplığı İslam adı altında tekele almış Muaviyeci akıl dayatmalarıyla çok yakından ilgilidir. Atatürk’ün Türkiye Arap Alevilerinde oluşturduğu karizmanın altında da bu vardır; kim olursa olsun bir kurtarıcı arayışıdır bu. Bu arayışın siyasal bir boyutu yoktur tamamen inançları üzerindeki baskının kalkmasıyla ilgili yanı vardır. Osmanlının çöküşüyle bölgeyi işgal eden Fransız kuvvetlerinin dahi bu eğilimi istismar ettiği bilinmektedir. Arap Aleviliğinde İslam’dan eğilme ise, Anadolu Aleviliğiyle bir kesişme, bir kök birliğine işaret eder. Bunlar arasında ilk göze çarpan, ibadetlerinde Arap Alevilerinin kıblesiz Cem’i yer alır (cem, tamamen Arapça bir kelime olup; toplanmak, toplamakla ilgilidir. Arap Alevileri ibadet topluluğunu ifade eder, ibadete giderken de “rayhin ila el cem” derler. Ancak Türkçede ayn sesi ve harfi olmadığı için cem’in sonuna gelmesi gereken ayn harfi konmuyor ve telafüz edilmiyor). Anadolu Aleviliğinin farklı “don”da yeryüzüne yeniden gelme olayı ise, Arap Alevilerinin reankarnasyonudur. Ruhun ölümsüzlüğüne inanılmasıdır. Bu açıdan da Kerbela olayını, Şiilerin anladığı anlamda ele almazlar (intikam alma, dövünme gibi dünyevi algılarla Hz Hüseyin’in katlini anmazlar) ve Hz. Hüseyin’in ölmediğine, Hz. İsa gibi gökyüzüne yükseldiğine inanırlar. Talip ise Arap Aleviliğinde tilmizdir, inancı talep eden, öğrenmek isteyen, taşıyacak olan kişidir, ilk öğretileri alabilecek ve şahitler huzurunda bunu taşıyabileceği onaylanan kişidir. Anadolu Aleviliğinde Nakib, Arap Aleviliğinde, cemin (ibadetin) olmazsa olmaz erkanıdır, ritüellerin sunucusu ve Şeyhten (dede) sonra gelen ön önemli elemandır. Anadol’u Alevilerinde Hz. Muhammed’ten 40 eşit parçaya bölünmesi istenen üzüm tanesi olayı vardır. Hz Muhammed bu sorunu, üzüm tanesinin suyunu sıkarak 40 kişiye eşit olarak dağıtarak çözdüğü rivayet edilir. Bu anekdot, Arap Alevileri Ceminde ortak bardaktan herkesin birer yudum aldığı NAKFE denilen mayasız üzüm suyu olarak belirir (Taze üzüm sıkılarak ya da üzüm kurusu suda çözülerek, ritüellerin yapılacağı günde, mayalanmasına müsaade etmeden ritüellerin bir unsuru olarak yudumlanır). İki Alevilik arasında kelime olarak aynıyla geçtiği için bu birkaç örneği seçmekle yetindim. İkincisi; Ulusal boyutta Arap Alevileri Arap’tır. Ulus tanımını burada çözümlemeyeceğim. Ancak ulus; kapitalizmin şafağında, tarihten gelen coğrafi, kültür, ortak ruhi şekillenme üzerinde dil birliği ve ekonomi birliğidir. İşgal altında da olsa, uzun sömürgecilik koşulları altında da olsa, toprakları farklı devletler tarafından işgal edilmiş ya da devletlere parçalanmış da olsa ulus, bu özellikleriyle canlı bir toplumsal organizmadır. Bu Kürtler için olduğu kadar, Liva İskenderun Arapları için de geçerli bir durumdur. Ulusal aidiyet, Liva İskenderun’da kendini her yerden çok daha etkin olarak gösterir; hüzün ve sevinçlerinde, inanç ve yaşam tarzlarında, reflekslerinde ve devletlerinin askerlerini getirip sınır diye ilan ettikleri dayatmalar biraz çözüldüğünde, ulusun geneliyle olan ilişkiler ve kültürel, ruhsal tutumlar çok açık olarak kendini gösterir. Bu açıdan benim algıladığım önemli bir örnek daha var. Avrupa’ya işçi olarak çıkan Hatay’lı Araplar, çoğunlukla çalıştıkları ülkenin dilini hızla öğrendikleri gibi, kendi anadillerini ön planda tutup, bunu ikinci kuşaklara öğretiyor. Türkçe ise, yabancı dil olma vasfını bile kaybediyor, öğretilmiyor. Devlet baskısı, dayatması ve yaşamı tek dile endeksleyen egemenlik alanlarından çıkar çıkmaz, insanlar kendi anadillerine ve öz kültürlerine, ruhi şekillenmelerinin davranışlarına yöneliyorlar. Bildiğim onlarca aile ve özellikle Samandağlı ailelerin, Avrupa’daki davranış eğilimleri bu yöndedir. Bunun ifade ettiği çok şey vardır. Ben sadece ulus açısından Hatay Arap Alevilerinin davranış ve özellikleriyle ilgili olarak bu örneği vermek istedim. Bu veriler, bizlerin Araplığı için yeterlidir sanırım. Detayda ise; Arap Alevilerinin Araplığı, daha çok Suriye standartlıdır. Bunu şu nedenle belirtiyorum; Arap âleminde yaygın olan ve daha çok Baas ideolojik söyleminin merkezini teşkil eden “okyanustan Haliç’e” Arap ulusu tanımlamasının kimi zaafları nedeniyle, Suriye Araplarının daha tutarlı bir toplumsal doku oluşturduklarını vurgulamak için belirttim. Kimi siyasi eğilimlerin ( Kavmiyin el Suriyin) Büyük Suriye tezleri ( Hilal el hasibi toprakları; Irak, Filistin, Lübnan ve Suriye’yi kapsayan) Arap ulusunu tanımlamaya yetmeyeceği gibi coğrafi bir yerel alanı ulus için yeterli görmekte yanlıştır. Bu yaklaşım daha çok Hıristiyan kökenlidir ve Arapların İslami dev coğrafyası içinde kaybolma kaygısının etkisiyle beslenmiştir (Suriye sahil Alevilerinin önemli bir kısmı, aynı nedenlerle bu eğilim içinde olmuşlardır. Ta ki, Baas içinde ve özellikle askeri kanadında güçlü bir Alevi birikim olup etkin hale gelene kadar. Bugünkü durumda Suriye’deki Aleviler, Müslüman Kardeşler terör örgütünden çektikleri ve bölgedeki gerici güçlerin yarattığı kaygılarla, laik ve ilerici rollerini hala taşıyan Suriye Baas Partisi içinde tutunmayı uygun görüyorlar. Suriye Baas Partisi ile Saddam’ın Baas Partisinin on yıllar boyu sert çatışmalar içinde olduğunu burada ayrıca hatırlatıp aradaki farkın unutulmaması gerektiğine dikkat çekeceğim, her iki partide sosyalizm söylemleriyle iç içe ulusalcı söylemler ağır bassa da). Bu belirlemelerin ışığında, “Araplık bence İslam sonrasına özgü bir olaydır ve yayılmacılık sonrası diğer halk objelerine bir örtü çekmiştir” söyleminiz, sanırım bölge tarihi üzerinde eksik okumalarınızla ilgilidir. |
|
|
|
May 8 2009, 01:07 PM
İleti
#3
|
|
|
Grup: Üye İleti: 10 Katılım: 2-May 09 Üye No: 940 |
Unutmamak gerekir İslam’dan önce, Hıristiyan Araplar bölgede yaşıyorlardı ve onlardan da önce proto-Arapçanın yaşandığı bir bölgedir Ortadoğu. Bu güne kadar ibadetini Arapça yapmaya devam eden Hıristiyanların olduğunu göz önüne alacak olursak, Araplığı İslam’a bağlamak çok yüzeysel bir yaklaşım olur. Hatta bu Arap inanç topluluklarının bu gün kendilerini Rum Ortodoks vb gibi tanımlamaları etnik bir tanımlama değildir. Siyasi aidiyetle ilgili bir tanımlamadır. Unutmayın Selçuklular bile doğu Roma toprakları üzerindeki hakimiyetlerini bir böbürlenme ya da üstünlük kurma propagandası “Salatin el Rum” olarak kendilerini tanıtmayı isterlerdi. “Selaçike El Rum” tabiri Anadolu Selçuklularını tarih kitaplarında tanımlayan bir sıfat olarak görürüz. Rum tanımlaması burada tamamen siyasi-coğrafi bir tanımlama olarak yerini alır. Rum Ortodokslukta, Bizans egemenliğine bağlı Hıristiyanları tanımlamak için kullanılırdı bu güne bunun üzerinden gelmiştir. Etnik değil siyasi bir tanımlamadır.
Arapların bölgemizde varlıkları ve davranışlarıyla ilgili kadim tarihsel yazılı belgeler açısından Heredot tarihinde sürülebilecek izler vardır; Pers-Grek savaşlarında bu bölgelerden Arap tugaylarının savaşlara katılımı anlatılır, Bizans tarihinde, bölgemizdeki Arap toplulukları üzerindeki hakimiyetten söz edilir, İslam öncesi dönemde Hıristiyan olan Gassaniler devletinin de olduğu bilinir. Buna rağmen ulus ve genetik yapının eşit olması gerektiği gibi bir yaklaşımın, yanlış olduğunu size belirtmeyeceğim. Böyle bir düşünce Irkçıdır, Nazi’lerin deneyiyle de fiyaskosu belli olmuştur. Bu konuya ilişkin sohbet ettiğim Sabri Yıldız arkadaşın “Bu günkü dokumuzu baz almazsak, evrimsel süreci düşündüğümüzde biz maymunuz demeliyiz” diyor. Bu tabiî ki kabul edilebilir bir şey değildir. Bu kanıda olmadığınızı tahmin ediyorum. Genetik olarak Araplık aramak ise Arap ulusu aidiyetiyle ilgili bir şey değildir. Arap ulusunun şekillenişinde en önemli yanlardan biri İslam’dan bu yana alsak da 1400 yıllık bir yerleşiklikten söz etmemiz gerekecek. Göçebeliğini İslam’la genel olarak aşmış olan, Cami etrafında medenileşmeden yana yerleşim yapan bir şehirleşme örgüsü taşımaktadır. Göçebe toplumların çadırları ile yerleşik toplamların camisi arasındaki farkın anlamı burada kendini gösterir. Demem o ki İslam, Arapları bir ulus olma yönünde birleştiren çok önemli bir unsur. Modern Arap ulusunun doğuşu, doğal olarak 20.yy ortalarına doğru olmuştur. Ancak İslam’ın Arapça dille ilgili referansları, Arapları çok erken dönemlerde modern ulus olmaya hazır hale getirmiştir. Bu yüzden 22 devlet olmalarına ve kaçınılmaz olarak 22 ayrı ekonomi olmalarına rağmen Araplar, modern kıstaslara sahip bir ulus olarak dünya uluslar topluluğu içindeki yerini almıştır. Osmanlının sür git Batıya doğru göçebeliği, sık sık başkent değiştirmeleri, resmi dilin zaman zaman Farsça, Arapça olması, uzun imparatorluk dönemlerine rağmen gecikmiş uluslaşma sürecine girmiştir. Bunun sancıları ise ayrı bir konu; bu gün ortak ülkemizde, ortak bir üst kimliğin olmaması, kimlik bunalımını takip eden kaosların zemininde bu gerçekler bulunmaktadır. Bu noktada; “Belki Asur ve ya Fenike kökenli olduğuma inanırım da ama Arap olduğuma inanmıyorum. Sonradan İslam’ı seçmiş bir Süryani de olabilirim” söylemini sanırım daha dikkatli kullanma durumunda olacaksın. Ben de genetik olarak El cezire El Arabi’yeden (Hicaz, Yemen) fütuhat nedeniyle İslam ordularının öncü kabileleri olarak geldiğimiz hakkında kuşkulara sahibim. Fenikeli ya da daha sonra gelen etnik dokudan da olabiliriz. Bu bizim coğrafi ve genetik tarihimiz olabilir. Bunun için çok şey de söylenip yazılabilir. Ancak bilimsel konuşacak olursak, bu günkü Arap Alevileri taşıdıkları tüm özgünlüklere rağmen, Arap ulusuna mensuptur. Kimlik hakları arayışlarının gündeme getirdiği ya da getireceği özgürlük ve demokrasi sorunlarının merkezinde de bu vardır. İnanç hiçbir zaman sosyal yaşam için bir kimlik oluşturamaz. En fazla bir alt kimlik olarak yerli yerini bulur. Siyonizm’in, bölgemizde binlerce yıldır diğer inanç ve halklarla barış içinde yaşayan Yahudi inançlı insanları aldatarak giriştiği İsrail deneyi, gerçekçi olmadığı kadar, kaoslarla doludur. Halkların yaşam süreleri itibariyle çok toy olan (60 yıl) İsrail deneyi hala saf bir Yahudi devleti olmadığı gibi, insanlığın, dünyanın barışını tehdit eden duruşu ve yapısıyla, uzun tarihi kesitlere dayanıp yaşamasının mümkün olmayacağı açıktır. Arap Alevilerinin Araplıkları, ulusal bilince ilk adımı atanların Antakyalılar olmasıyla da çok önemli belirtilere sahiptir. Bu açıdan Zeki el Arsuzi önderliğindeki URUBA hareketini iyi değerlendirmek gerekir. Arap ulusal uyanışının merkezinde Antakya’nın, Arap Aleviliğinin merkezi olan kadim şehrin olmasının anlamlı yanları vardır. Tarihleri boyunca İslam’la Araplığı özdeşleştirenler modern çağda ulusal uyanış için ciddi hiçbir girişimlerinin olmaması araştırılmaya değer yanlar taşımaktadır. Buna karşı bu araştırmayı önerme ve fiili Arap Alevilerinin yapması ise oldukça anlamlıdır. Böylesi bir öncülük, gerçekte bir tür özgürlük arayışının kendini ifade etme biçimlerinden biri olarak algılanması yanlış olmayacaktır; Arap ulusal uyanışında Hıristiyan Arapların katkısının Arap Alevilerinin katkısıyla eş zamanlı olması bu algıyı güçlendiren bir veridir. Arap ulusal uyanışının öncüleri Antakya’lıdır. Zeki el Arsuzi ve arkadaşları. Bunlar arasında hala yaşayan bir tarih olarak babam Zeki El Kasım (Ural), URUBA hareketi önderleri olarak ilk Arap ulusal uyanış hamlelerini URUBA hareketiyle ortaya koymaları, potansiyel etkinlikleri kadar bu uyanışın fiili unsurları olduklarını da göstermişlerdir. Buradan başlayan uyanış, tüm Arap alemine yayılmıştır (1920-1940). Değişik yazılarımda bu konulara zaman zaman değinmekteyim belirtmekle yetineceğim. Hatay ve Hatay Arapları, Arap ulusal uyanışın teorisyenleri ve ilk fiili adımlarını atanlardır. Bunun nedenleri arasında, Antakya gibi tarihin en kadim başkentlerinden birinin mozaik yapısı olduğu kadar, şehir örgüsünün insan bilincinde yarattığı dinamiklerin de etkisi olduğu söylenebilir. Arap ulusal uyanışı öncülerinin hala diriliğini koruyan verilere sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır; unutulmamalı ki, 130 yıl Fransız işgali altında “Fransız Cezayir’i” denilerek anılan Cezayir, sonunda bağımsızlığını Arap Cezayir olarak kazanmıştır. Üçüncüsü; Genetik açıdan durum nispeten farklıdır. Arap Alevilerinin yaşadığı saha üzerine verili araştırmalar çok azdır. Hala sorunsuz bölgeler olması itibariyle de, ağlamayan çocuğa meme vermeme durumları sürmektedir. Ancak bilimsel verilerde renkli gözlülerin, beyaz tenlilerin genellikle kuzey ülke kökenli olduğu belirlenir. Bu türün Arap Alevilerinde yaygın olması anlamlı olabilir, ancak bilimsel bir değeri olup olmadığı belirlenmemiştir. Kavimler göçü ve büyük göçlerin yarattığı genetik karmaşada bu gün, kendimizi geçmiş atalarımızın genetik mirasçıları olarak ifade etmemiz ve buradan hareketle de kültürel, tarihi bir sosyal yapıyı temsil ettiğimizi dile getirmek güçtür. Irk araştırmaları çok çetrefilli olup; tarihi, kültürel oluşumlardaki rollerinin çok az olduğu bilinir. Ve var olan roller de, coğrafi etkinin dışında değildir. Fenikeli ya da Süryani olup olmamızın bu gün için, özellikle siyasal davranışlarımız açısından çok önemli bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Bu arayışları kimlik bunalımından kurtulmamış bireyler açısından anlamlı bulsam da, istisnaların genel kaideyi bozmayacağını düşünüyorum. Olumlayabileceğim şey, Arap Alevilerinin bu toprakların yerlisi olduklarıdır. Bin yıllardan beri, bu topraklarda oldukları gerçeğine daha yatkınım. Öncü Arap fetihçi kabilelerinin, fethedilen alanların uç beyleri yapıldığı gerçeğini göz önünden çıkarmadan. Böylesine sınır yerlerde gerçek Arap kabilelerinin olma ihtimalini de dışlamadan. Genetik geçmişimiz, inanç ve ulusal ölçeklerimizi değiştirmez. İkisi birbirinden ayrı şeylerdir. İnanç ve ulusal ölçeklerimiz, sonradan kazanılmış tarihi kültürel unsurlardır. Belli tarihsel kesitlerde de değişme eğilimi içindedir. Genetik verilerimizin, kültür ve tarih verilerimizin oluşmasında hiçbir rolleri yoktur. Böylesi rolleri arayanların Hitler gibi deneyleri de, tarihsel bir fiyasko olduğu kadar, büyük bir trajedi olmuştur. Genetik verilerimizde, mutasyon ve çevreyle uyumlaşma nedeniyle bir farklılaşma olmazken, inanç süreçlerimizde farklı aşamalar çok iğreti şekilde izlenebilir. Mesela Samandağı’ndaki Hıdır aleyh el selamın makamının; önceleri bir meteor olduğu ve öyle tapınıldığı, sonra çok tanrılı dönemde ise Apollon tapınağı olduğu, ardından Hıristiyanlıkta Mar Circuos olduğu ve bu gün İslami Alevilikte de Hıdır’a kadar geldiği bilinmektedir. Bunu tüm ziyaretgahlarımız için söylemek abartılı olmayacaktır. Dolayısıyla genelimiz için (bireysel anlamda özgür inanç tercihlerine sahip olsak da) inanç tercihimiz bu tarihi aşamalardan biri olmayacak, bu günkü inanç var oluşumuzla tanımlanacaktır; o da Aleviliktir. 84’e yakın dini bayramımızın önemli bir kısmının Ortodoks Hıristiyan bayramıyla aynı olması, aynı isimleri taşıması (Bırbara, Salip, Cuma el Mukaddesi, Milad, Şamun el Safa vb) ve aynı tarihlerle kesişmesi tesadüf değildir. Buna rağmen inancın temel zemini İslam’dır, eski inançlar yeni inanç içinde belirleyici bir unsur değildir. İnanç evrimimizin mutasyonu; Hıristiyanlık döneminde üzerimize gelen İslam hamlelerine karşı, malımızı, mülkümüzü, ırzımızı koruma reflekslerimiz sonucu, İslamlaşmakla ilgili bir süreçte olabilir. Böylece İslam’ı kabul edip; eski inancımızdan çok şeyi sokuşturarak, içsel reflekslerimizi, muhalif olan Alevilik içinde ifade etmiş olabiliriz. Bütün bu önermeler aynı kapıya çıkar, inanç, bu gün itibariyle bizler Aleviyiz, artık ne Hıristiyan ne de Arap dışı bir etnik toplumuz. Yadsınmanın yadsınması kuralı gereği, bilim de öyle olduğunu söyleyecektir. Yeni eskinin içinden doğar, eskinin izlerini alır. Yeni nitelik olarak eskiden farklıdır. Bu kategorik ayrım; bizim siyasal, sosyal, kültürel tercih ve yönelimlerimizi oluşturacaktır. Siyasal jargonumuzdan programlarımıza kadar da her şeyi belirleme durumunda olacaktır. Genetik köklerimizin araştırılması ve bundan çıkacak sonuçların oynayacağı roller ise akademik alanda anlamlı olacak ve varsa başka sonuçları onunla ilgili tutumlarımıza yön verebilecektir. Tersi duruşlar, bulanıklığı, kimliksizliğimizi, saf tutuşumuzdaki kararsızlıkları, tutarsızlıkları gündeme getirecektir. Kah şu ulustan, kah bu inançtan sathi eğilimler içinde, insani mesajımızı ve sorumluluklarımız karşısındaki tutumlarımızı kaypaklaştıracaktır. Bizleri şu ya da bu güçlü etkilerin uydusu haline getirecektir. Birey olarak öyle olsak da bunu toplumumuza dayatma durumunda olmamız mümkün değildir. Bizden sonraki kuşaklar bu konuda net ve açık tutumlarla dik durmayı başarabilecektir. . Kaynak; http://www.alevigundem.com/index.php/makal...gen-sorunu.html Özcan. Sevgi ve Saygılarımla. |
|
|
|
May 8 2009, 01:15 PM
İleti
#4
|
|
|
Grup: Kıdemli Üye İleti: 37 Katılım: 5-June 08 Üye No: 204 |
Öncelikle şu gerçeğe parmak basalım: adına ister Alevilik deyin, ister Nusayri-Alevilik, ister Cunbulani-Alevilik, ister Hasibi-Alevilik deyin... Biz ne bir mezhebiz ne bir tarikat, ne de Allah'ın katında tek olan dinden gayrı bir diniz! Yüce Rabbimiz Muhammed (SAV) ile yeni bir din göndermedi, Adem (AS)'dan bu yana gönderilmekte olan dini onun vasıtası ile kamil eyledi, üzerimize olan nimeti tamamladı. Ondan önce gelen her mürsel nebi İslam'ı buyurdu insanlara! Ve onun gelişini, dinin kamil olacağı günü müjdeledi.
Bakınız Süleyman (AS) Suhufu 5. sure, 16. ayet (İbranice Orijinal metin) ne diyor: "Haku mimtekim vekulu Muhammedim zeh dudi ve zeh ra'i bunut Yeruşalem" [Onun ağzı o kadar tatlıdır ki: O Muhammed'dir. O benim habibim, benim halilimdir ey Kudüs'ün kızları (ey Kudüs Halkı)] İsaiah Suhufu 29. sure, 12. ayette buyurulur ki: Ve Kitap okuma-yazmayı öğrenmemiş birine verilir ve kendisine denir ki: "Oku!". O da der ki: "Ben okuma bilmem!" Barnabas İncili 41. bab şöyle der: "Mikail onları (Adem ve Havva) onları cennetten çıkardı. Adem arkasını dönüp kapıya baktığında üzerinde yazan yazıyı gördü: Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun elçisidir. Bunun üzerine ağladı ve şöyle dedi: İnşaallah oğlum bizi bu azaptan kurtarmak üzere çabuk gelirsin." Bu örnekleri sayısız şekilde çoğaltabiliriz. Ancak İslam'ın Adem (AS)'dan beri var olan tek hak din olduğu sonucu değişmemektedir. Ebuesed Yazının devamı...Böölüm, İnanç İlkeleri,Nusayri ismi Tanımlaması |
|
|
|
May 8 2009, 01:45 PM
İleti
#5
|
|
![]() Grup: Misafir Üye İleti: 180 Katılım: 7-May 08 Üye No: 147 |
dırdıyak kardeşim
Mihrac Ural'ın yazısında bazı konular doğru olabilir. Ama inanç konusunda Süleyman Üzeni (l.a) gibi bir kişiliksizin yazılarının benzerlerini yazması (yada ondan alıntı alması) bu yazıyı tamamen bizden uzaklaştırmaktadır. yani eğer ki kastettiği benim arap aleviliğimse bu adam bana Süleyman Üzeni gibi iftira atmaktadır. bu nedenle ben bu adamı lanetlerim... çünkü biri benim inancıma hakaret ederse alacağı en uygun cevap lanettir. ben onun gibi inançlara hakaret etmem... -------------------- men lem yekün 3eleviyyen 7ine tensubuhu
femê lehu fiy kadim ed- dehri muftahiru Ebu Nevves Hasan bin Hani من لم يكن علويا حين تنسبه فما له في قديم الدهر مفتخر أبو نواس الحسن بن هانئ |
|
|
|
May 8 2009, 02:04 PM
İleti
#6
|
|
|
Grup: Üye İleti: 10 Katılım: 2-May 09 Üye No: 940 |
dırdıyak kardeşim Mihrac Ural'ın yazısında bazı konular doğru olabilir. Ama inanç konusunda Süleyman Üzeni (l.a) gibi bir kişiliksizin yazılarının benzerlerini yazması (yada ondan alıntı alması) bu yazıyı tamamen bizden uzaklaştırmaktadır. yani eğer ki kastettiği benim arap aleviliğimse bu adam bana Süleyman Üzeni gibi iftira atmaktadır. bu nedenle ben bu adamı lanetlerim... çünkü biri benim inancıma hakaret ederse alacağı en uygun cevap lanettir. ben onun gibi inançlara hakaret etmem... Değerli mekzunsincari Dost. "Süleyman Üzeni" ile ilgili ileti bildiklerinizle,onu bizlerde haklılığınızla Farklılığımızın mücadele zenginliğimiz içinde dışlıyabilmemiz için bizleri aydınlatırmısınız. Ben bu ismi ilk olarak duyuyorum. Peşinen Teşekkür ederim |
|
|
|
May 8 2009, 02:30 PM
İleti
#7
|
|
|
Grup: Misafir Üye İleti: 292 Katılım: 16-June 08 Nereden: Gelsenkirchen/ALMANYA Üye No: 226 |
Üzerinde telif hakları bulunan ve burada izinsiz yayımlanan bu içerik yazarı tarafından paylaşımdan kaldırılmıştır.
Tüm içeriklere www.nusayri.net veya www.aleviforum.info linklerinden ulaşılabilir. |
|
|
|
May 8 2009, 02:31 PM
İleti
#8
|
|
![]() Grup: Misafir Üye İleti: 180 Katılım: 7-May 08 Üye No: 147 |
Değerli mekzunsincari Dost. "Süleyman Üzeni" ile ilgili ileti bildiklerinizle,onu bizlerde haklılığınızla Farklılığımızın mücadele zenginliğimiz içinde dışlıyabilmemiz için bizleri aydınlatırmısınız. Ben bu ismi ilk olarak duyuyorum. Peşinen Teşekkür ederim süleyman üzeni 1835 te antakyada doğmuş arapça okumayı bazı hocalardan öğrenmiş. 1860 yılında tarsusta bir kur'an kursu açmış. kurs öğrencilerinden yusuf adlı çocuğun irzine geçmiş. süleyman hemen tolumdan uzaklaştırılır. ve adanaya kaçar. fakat rahat değildir. çocuğun ailesi onu öldürmek için peşindedir. süleyman adanda şeyhlerden, şeyhlik yapmak üzere yetki ister. süleymanın yaptıklarını bilmeyen hocalar onu sınava tabi tutar. süleyman ne bilgisiyle nede davranışlarıyla güven vermez. isteği red edilir. beyruta kaçar. kiliselerde yatar. hıristiyan ve yahudilerin kucağına düşer. kiliselerde bir süre zangoçluk yapar. hıristiyan olur, musevi olur, tekrar müslüman olur ve tekrar hıristiyan olur. böyle bir ortamda hiristiyan din propagandacıları (misyonerler) yardımıyla bir kitap yazar. el-bakura adlı kitapta alevilere atfedilen bir çok karalama ve saçma sapan bir din anlayışı mevcuttur. süleyman, yıllar sonra bir zengin insan olarak, geçmişinde unutulduğu varsayımıyla tarsusa döner. amacı ailesini tekrar görmektir. bu sırada yusuf adlı çocuk büyümüş, genç bir delikanlı olmuştur. süleymanı tanır. bir akşam vakti onu takip eder ve bir ıssıda onu boğarak öldürür. (benim duyduğum bir rivayette tandırda bıçaklanır ve tandıra atılıp yakılır) (farklılığa rağmen bir olmak, yunus tümkaya. s. 224.) süleyman üzeni işte böyle bir şahsiyettir. hıristiyan misyonelrin yardımıyla. misyonelerinde bölgede büyük bir nufus yoğunluğu olan alevileri zordurumda bırakmak için, tarihte daha önceden atılan iftiraların benzerlerini yoğurup bizimle alakası olamayan bir alevi dini yaratıp bakura kitabını bastılar... hala gümüzdeki bir çok sözde araştırmacı biizm hakkımızda kitap yazarken 4 ana kaynak tan faydalanır. bunlardan biriside süleyman üzeinidir (l.a). dört ana kaynakta farklı tarihlerde farklı kişiler tarafından yazılmalarına rağmen kendilerini teyit etmek için ellerinden geleni yapmaktadır. bu gün biz arap alevileri bu kitaplardaki inancı kesinlikle kabul etmeyip bu iftirayı bize atanlarada lanet etmekteyiz... -------------------- men lem yekün 3eleviyyen 7ine tensubuhu
femê lehu fiy kadim ed- dehri muftahiru Ebu Nevves Hasan bin Hani من لم يكن علويا حين تنسبه فما له في قديم الدهر مفتخر أبو نواس الحسن بن هانئ |
|
|
|
May 8 2009, 02:33 PM
İleti
#9
|
|
|
Grup: Üye İleti: 10 Katılım: 2-May 09 Üye No: 940 |
Öncelikle şu gerçeğe parmak basalım: adına ister Alevilik deyin, ister Nusayri-Alevilik, ister Cunbulani-Alevilik, ister Hasibi-Alevilik deyin... Biz ne bir mezhebiz ne bir tarikat, ne de Allah'ın katında tek olan dinden gayrı bir diniz! Yüce Rabbimiz Muhammed (SAV) ile yeni bir din göndermedi, Adem (AS)'dan bu yana gönderilmekte olan dini onun vasıtası ile kamil eyledi, üzerimize olan nimeti tamamladı. Ondan önce gelen her mürsel nebi İslam'ı buyurdu insanlara! Ve onun gelişini, dinin kamil olacağı günü müjdeledi. Bakınız Süleyman (AS) Suhufu 5. sure, 16. ayet (İbranice Orijinal metin) ne diyor: "Haku mimtekim vekulu Muhammedim zeh dudi ve zeh ra'i bunut Yeruşalem" [Onun ağzı o kadar tatlıdır ki: O Muhammed'dir. O benim habibim, benim halilimdir ey Kudüs'ün kızları (ey Kudüs Halkı)] İsaiah Suhufu 29. sure, 12. ayette buyurulur ki: Ve Kitap okuma-yazmayı öğrenmemiş birine verilir ve kendisine denir ki: "Oku!". O da der ki: "Ben okuma bilmem!" Barnabas İncili 41. bab şöyle der: "Mikail onları (Adem ve Havva) onları cennetten çıkardı. Adem arkasını dönüp kapıya baktığında üzerinde yazan yazıyı gördü: Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun elçisidir. Bunun üzerine ağladı ve şöyle dedi: İnşaallah oğlum bizi bu azaptan kurtarmak üzere çabuk gelirsin." Bu örnekleri sayısız şekilde çoğaltabiliriz. Ancak İslam'ın Adem (AS)'dan beri var olan tek hak din olduğu sonucu değişmemektedir. Ebuesed Yazının devamı...Böölüm, İnanç İlkeleri,Nusayri ismi Tanımlaması http://www.nusayriforum.com/index.php?showtopic=658 Okudum ve kutluyorum. Güzel ve heybetli bir bilgi birikimi ile yazılan bir ileti. |
|
|
|
May 8 2009, 02:45 PM
İleti
#10
|
|
![]() Grup: Üye İleti: 60 Katılım: 18-January 08 Nereden: ORTADOĞUNUN ORTASI Üye No: 31 |
Selam aleyküm:
Sadece bir noktaya dikkat çekeyim: QUOTE(m.u) 84’e yakın dini bayramımızın önemli bir kısmının Ortodoks Hıristiyan bayramıyla aynı olması, aynı isimleri taşıması (Bırbara, Salip, Cuma el Mukaddesi, Milad, Şamun el Safa vb) ve aynı tarihlerle kesişmesi tesadüf değildir. Buna rağmen inancın temel zemini İslam’dır, eski inançlar yeni inanç içinde belirleyici bir unsur değildir. Genetik verilerimizde, mutasyon ve çevreyle uyumlaşma nedeniyle bir farklılaşma olmazken, inanç süreçlerimizde farklı aşamalar çok iğreti şekilde izlenebilir. Mesela Samandağı’ndaki Hıdır aleyh el selamın makamının; önceleri bir meteor olduğu ve öyle tapınıldığı, sonra çok tanrılı dönemde ise Apollon tapınağı olduğu, ardından Hıristiyanlıkta Mar Circuos olduğu ve bu gün İslami Alevilikte de Hıdır’a kadar geldiği bilinmektedir. Bunu tüm ziyaretgahlarımız için söylemek abartılı olmayacaktır Allah aşkına bu nedir? Bilinçli bir Alevi bu sözleri sarfeder mi? etmez, Çünkü bilir ki, Aleviler -klişe laflar olarak saymayın- Adem'den Hz. Muhammed'e s.a.av. kadar inen tüm islam kökenli dinlerin aynı mantalite üzere indiğini, bu İnancı insanlara aktaranlara peygamber dendiğini ve bu davaya hizmet eden tüm peygamberlerin aynı derecede önemli, değerli, ve kutsal olduğunu bilir ve dinlerin gerçek manasını bilen bir alevinin bu peygamberlere aynı derecede önbem vermesi gerektiğini ve onların kutsal günlerini yad etmesi gerektiğini bilir. Ve aynı zamnda, bu kutsal günleri kutlamanın insanı öz inancından çıkarmadığını ve bu peygamberlerin kendilerine atfdilen inançlara mensup olmadıklarını hepsinin bugün Alevilerin inandığı Allah'In kayyum dinine mensup olduklarını, onların kutsal günlerini kutlamanın onların insanlığın bu dereceye varmalarında gösterdikler emeğe saygı ve şükran borcunu eda etmek olduğunu bilir. Hz. Hızır a.s.ın makamının meteor olduğunu ve tapınıldığını söylemek ise tek kelimeyle dinlerle alay etmektir. Diğer ziyaretlerimize yönelik laflara ne demeli? Ama ben şahsen şaşırmadım ve şaşırmam da. çünkü bu sözleri sarfeden ağabeyimizin mensup olduğu çevrenin zihniyetinin genetiğini bildiğimden sadece güldüm. Bir inanca ve mensuplarına yapılacak en büyük saygısızlık bu inancın bilimsel eleştirisini yapmaya kalkmaktır. Bilgi kirliliğinin had safhada olduğu mitolojik kaynaklara dayanarak dinleri değerlendirmeye kalkarsanız, duvara çarparsınız. Bu mantaliteye göre secde de eski inka uygarlığından kalma bir inançtır ve İnkalar güneşe tapan bir uygarlıkken, her sabah yere değen güneş ışınlarını öpebilmek için yere eğilirlermiş, secde de ordan kaynaklanmaktadır-mış. Hz. Muhammede zeki bir lider gözüyle bakacaksanız onun dinine de aynı gözle bakıp eleştirisini yapabilirsiniz, ama bir kaç kişiyi kandırırsınız, sonra? Benim daha önceki bazı değerlendirmelerimi okuyan bazı arkadaşlar bilirler ki, ben hep sol bir tehlikenin, ateist olmasına rağmen, aleviliğin liderliğine soyunmaya çalıştığını söylediğimi hatırlarlar. Bahsettiğim tehlikelerden bir tanesi ve en önemlisi bu çevreydi. Bu çevrenin çalışmaları maalesef iyi niyetli görünsede, alevilik ve din karşıtı bir harekettir ve maalesef sözde iyi niyetli yaklaşımıyla gençleri etkilemeye devam etmektedir. bu hareket din karşıtlığına dayalı bir harekettir. Bu çevrenin genel görüşü de bu minvaldedir, hataydaki alevi derneklerinin faaliyetlerini en büyük tehlike olarak görüp baltalamaya çalışmaktalar. genel amaç alevileri sol çevreye entegre etmekten ibarettir. Son hedef Ali'siz Aleviliktir. -------------------- Ey Abdullah! Şeytan bu aldatıcı dünyada tuzaklarını kurmuş ve sadece bizim dostlarımızı avlamak istiyor. Ama ahiret dostlarımızın gözünde hiç bir şeyi onunla değiştirmeye razı olmayacakları kadar büyüktür.
İmam Sadık a.s. أباحسن لو كان حبك مدخلي**جهنم كان الفوز عندي جحيمها فكيف يخاف النار من بات موقنا**بأن أمير المــــــــؤمنين قسيمها |
|
|
|
May 8 2009, 03:35 PM
İleti
#11
|
|
|
Grup: Admin İleti: 328 Katılım: 2-April 08 Nereden: Yönetim Üye No: 104 |
Ensar kardeşimin ilgili yazısına katılmaktayım.
Bir ayrıntıya dikkat çekmek isterim arkadaşlar bizi tanımıynlar için. Alevi kesimi kesinlikle Genel olarak, gerek siyasi gerekse siyasinin ideolojide SOL veya SAĞ, herhangi bir muhafazakar fanatik bir taraf olmamıştır.ama hep Olmak istiyormuş gibi gösterip, bunun mucadelesini verenler bile omuştur. Elbette Sosyal olarak bir tarafı vardır. Millet yararına ,Vatan bütünlüğü,Çağdaş,Aydın,Cumuriyetçi ve Demokratik Laik, Sosyal Adaleti savunan,haklı bir duruşu olmaktadır. Yukarıda yazımda ayrıntıya girmek istemiyorum amacım Siyasi bir tartışma başlatıp hedef şaşırtmak değil, fakat son zamanlarda gençlerimizin Ateist, Materyalist düşücesinde hareket edip,dolaylı yollarla Aleviliği Tanımlamak istemeeri ve bu harekette Aleviliği ilişkilendirmeleri,bu amaçla yol çizdiğini ima etmeleri sadece düşman sevindirir. Tek sözüm var bu yapılanlara; Alevilerin, Aleviliğin Yaşamı İnanç İlkeleri Klavuzu belli... Yolu sağlam temelere dayalıdır. Bunu unutmasınlar. -------------------- Kızgınlığım, dost gibi görünüp dost olmayana. Öfkem, Özünde Kalbinde olanı Nefsinde yok edene. Cesaretim, Geçmişte yaşayan bunlara ödün vermeyen bu yol uğruna Katledilen Atalarımızdandır.
La fetâ illâ Ali, ve la seyf illâ Zulfikâr لا فتى الا علي و لا سيف الا ذوالفقار |
|
|
|
May 8 2009, 04:44 PM
İleti
#12
|
|
|
Grup: Misafir Üye İleti: 292 Katılım: 16-June 08 Nereden: Gelsenkirchen/ALMANYA Üye No: 226 |
Hz. Hızır a.s.ın makamının meteor olduğunu ve tapınıldığını söylemek ise tek kelimeyle dinlerle alay etmektir. Diğer ziyaretlerimize yönelik laflara ne demeli? Bu nasıl meteordur ki, atmosferde kütle kaybettikten sonra bile bu kadar büyük olduğu halde bütün bilimsel kanunlara aykırı olarak krater açmamıştır ve 0 rakımda olduğu halde bu krater deniz suyunun altında kalmamıştır? |
|
|
|
May 9 2009, 02:23 AM
İleti
#13
|
|
![]() Grup: Üye İleti: 60 Katılım: 18-January 08 Nereden: ORTADOĞUNUN ORTASI Üye No: 31 |
Bu nasıl meteordur ki, atmosferde kütle kaybettikten sonra bile bu kadar büyük olduğu halde bütün bilimsel kanunlara aykırı olarak krater açmamıştır ve 0 rakımda olduğu halde bu krater deniz suyunun altında kalmamıştır? Ebu esed kardeşim. Mihraç bey bu konuda sanırım, bazı şeyleri karıştırmış. Yukarıdaki cevabımı yazdıktan bir süre sonra konu üzerinde biraz düşününce aklıma geldi. Aslında meteor olduğu iddia edilen taş kütlesi hz. hızır makamı değildir. Geçmişte okuduklarımdan hatırladığım; Kudus'te mescidi aksa sınırları içerisinde bulunan altın kaplamalı kubbedeki Kutsal kaya'nın meteor olduğu iddia ediliyor. Bu bilimsel çalışmalara da konu olmuştu. Anlaşılan mihraç bey bu iki ayrı olguyu karıştırmış. Bilgilerini chek etmesinde fayda vardır bence. saygılar. -------------------- Ey Abdullah! Şeytan bu aldatıcı dünyada tuzaklarını kurmuş ve sadece bizim dostlarımızı avlamak istiyor. Ama ahiret dostlarımızın gözünde hiç bir şeyi onunla değiştirmeye razı olmayacakları kadar büyüktür.
İmam Sadık a.s. أباحسن لو كان حبك مدخلي**جهنم كان الفوز عندي جحيمها فكيف يخاف النار من بات موقنا**بأن أمير المــــــــؤمنين قسيمها |
|
|
|
Jul 7 2009, 02:27 PM
İleti
#14
|
|
|
Grup: Üye İleti: 10 Katılım: 2-May 09 Üye No: 940 |
Şeyhime saygıyla küçük bir cevap
Mihrac Ural Değerli şeyh “Ensar” , azizim, Aleviliğin geleceği gençlerdedir. Hz Ali, “ben babamdan ileri, çocuğundan geriyim” derken bunu kastetmiştir. “Her zamanın (çağın) kendine ait özelikleri var” derken de bunu kast etmiştir. Açılım ve ilerleme bizim inancımızın esasıdır. Yoksa Allahın (el akıl, el mana) insanlık tarihi sürecinde “yedi dorukta” (Kıbab el saba) anlamını bulan zuhurunu izah etmek mümkün değildir. Bunları biz tartışmasak, yeni yorum ve açılımlarla genç kuşaklara anlatmasak tutucu Muaviye şeriatı katıcılığının bir parçası olmaktan kurtulamayız. İnsanı merkeze koyan tüm insanlığı seven ve yönlendirme iddiasında olan bir düşünce, inanç, kültür olamayız; Alevilik tüm insanlığı kapsama gibi bir erdem önermesi yoksa ölü olur. Bu algıyı yerli yerine oturtmak için de, bilimle açıklanabilir her önermemizi insanlıkla paylaşmalıyız derim. Bu batın-iliğimize helal getirmez tersine anlamlı kılar. Bunu “saygısızlık” sayacaksanız bizi üzersiniz. Siz gibi şeyhlerden aydınlanma yolunda destek beklerken, yolumuzu tıkamanız uygun düşmez sanırım. Unutmayın benim büyük dedelerim, babam ve tüm ailem kadim Roma şehiri Antakya’nın en büyük şeyh ailesine mensup, meşrebim ise Şeyh Muhammed el Zubari’dir. Soldan korkmanızın temellerini ben izah edebilirim, ama siz bunu lütfen gençlere suçlama olarak sunmayınız. Solu anlatmak bizim işimiz olsun. Biz siyasette on yıllar boyun solcu olarak diz çürüttük, zindan yattık, mücadele ettik. Bunu yaparken bilimsel çözümlemelere, akıl süzgecinden geçen önermelere sarılıyorduk. Bu davranışımız ve yönelimlerimiz Alevi mezhebinin evrimci, akıl algılarını esas alan ilkeleriyle uyumlu bir duruştur. Ama tarihin farklı kesitlerini birbirinden kopuk alırsanız inancımızın dar bir coğrafyada boğmuş olursunuz; oysa, Alevilik tüm insanlık için önermelerle doludur. Bu akıl inancını dar bir coğrafyaya sıkıştırıp, sadece kan-bağı üzerinden yürütmeye hakkımız yok sanırım. En azından insanlığın yararlanacağı parametrelerini yine ait olduğu yere, tüm insanlığa iletmemiz gereklidir. Bu Allah inancının insana yükümlendirdiği görevlerle de yakından ilintilidir. Ben diyorum ki, insanlık mesajımızı gençler taşımalıdır. Bunun için gençlerin çağına uygun bir dille konuşmalıyız ki bizi anlasın ve medeni cesaret bulabilsinler. Ben bile artık yaşlı sınıfa erdim sayılır; yaş 50’yi geçti bile. Tüm çabamla gençlere doğru bir basamak olmak istiyorum. Bunun için önerim gençler Aleviliği yeniden ele alma yönünde beliren istençlerini, eskinin ezbersel tekrarıyla yetinmemelidirler. Bilişim çağının verileriyle algılamalı ve bunu o kanallardan o araçlarla sunmalıdırlar. Sağlıklı bir kavrayış gereklidir. Bu inancın evrimsel yanı, düşünceye, akıla, manaya verdiği önem insanlık için bir ışıktır. İnancın en büyük figürü Hüseyn Bin Hamdan El Hasibi (Kaddes Allah Sırru) “Akıl süzgecinden geçmeyen şeriat (kural) olamaz” yönünde dile getirdiği sözleri boşuna söylememiştir. İçeriğini, detaylarını ve hangi çağ için hangi manayla dile geldiğini bilmeden mırıldanma olarak tekrar eden sözler artık kimseye bir şey veremez. Bilinmeyenin sihirli gücü kalıcı değildir. Batin-iliğin en önemli yanı mesajının tüm insanlığa bir biçimde ulaşmasıdır, onun ifşa edilmesi değildir. Anlamak için anlatmamız gerek. Fasih(açık) anlatımlarımızı sınırlayan kimi kaygıları dikkate alarak, tilmize (öğrenmek isteyen sabiye, öğrenciye) alabileceği kadarını en iyi felsefi yolla ve pozitif bilimler ışığın altında vermemiz gereklidir. Bunun için öğreten öğrenecek olan kadar bilinçli olmalıdır derim. Bunu başarmak için hepimizin omuz omaza vermesi gerek. İnsanlık için yapacağımız bu çabada çevremizde bizimle barış içinde yaşayan çok farklı inanç türlerinden de destek göreceğimize inanıyorum. Bunu yapamaz ve her yeniliği, önermeyi şaibeli, ve kaygılı görmeye başlarsak, karşı çıktığımız ilkel din algılarından farkımız olmaz. Muaviye, kendisi ve yasakçı, ilkel, katı düşüncesi tarihe karışmışken kendi içimizde kimseye Muaviyelik yaptırmamalıyız. Unutmayın Alevi ölür ama Alevilik bakidir. Bu ön belirlemelerden yola çıkarak Alevileri sola entegre etme çabamıza yaptığınız göndermelere değineceğim. Öncelikle böyle bir kaygı duymanız beni çok şaşırttı. Solu kavrama eksikliğiniz olduğunu düşünüyorum. Alevilik solla hiçbir zaman ayrı kulvarda olmadı olamazda. İlk solcu Fransız devriminin ardından (1789) kurulan meclisin sol tarafında oturan kişi değildir. Hz. Ali’dir. Ebu Zer el Ğifari’dir, Emevi ve Abbasi zulmüne direnen Kerbela şehitleridir, ehlibeyt-in masum önderleri imamlarıdır. Sol tarihsel bir duruştur. Haksızlara, zalim iktidarlara, zulme karşı insandan yana, insanın doğasındaki barış ve güven eğiliminden yana duruştur. İnsan haklarıdır, hukuk ve adalettir. Bunun neresi Alevilikle aykırıdır söyler misiniz? Tersine Alevilik, bu insani erdemleri ikame etmek için ortaya konmuş tarihi insan düşüncesinin evrim sürecinin doruklarından biridir. Sol, bir tarihi kategori olarak ele alınsa da Alevilik inancının belli tarihsel merhalelerinden birinde kendini ortaya koyma şeklidir diyeceğim. Aleviliğin evrimci doğası bu söylemi bu tarzda ortaya koymayı gerektirir. Başka türlü, hakkın tarih boyunca ortaya çıkan farklı uygarlıklarda (kıbab) farklı isimlerle zuhur etmesini izah edemeyiz. Kendi felsefemizle tutarlı olamayız. Sol, insanlığın dünyaya bakışını akıl ve mana (gerçeğin özüyle görüntüsüyle değil) ile oturtan bir eğilimdir. Kendini tanrıdan vekalet almış olarak halka dayatan krallara, Feodallere, zorbalara diktatörlüğe bir başkaldırıdır: Bu baş kaldırı ilime dayalıdır, bilimsel keşiflere, icatlara, buluşlara, teknoloji ve bilgi devrimine kadar uzanan bir yoldur. Bu yol Aleviliğin de yoludur. Sol ile Alevilik hiçbir zaman karşıt değildir. Bu açıdan oluşan korkunuzun, bilgi yetmezliğiyle ilgili olduğunu özür dileyerek söylemek zorundayım. Aleviliğini sola entegre edilmesi bu açıdan mümkün değildir. Önce olan ve köklü olan Alevilik olduğu için Sol’un Aleviliğe entegre edilmesinden söz etmek yanlış olmayacaktır. Dikkat edin Alevilerin kendi kültürel algılarına akın akın dönüşüne bu sizce neyi gösteriyor. Bunların solcu olması neyi değiştirir ki. Değerli Şeyh Ansar, Bu konuda sön sözüm şudur kendinize alınmayın. Alevilikle sol arasında fay hattı yaratmak isteyen devlettir ve devletin derin kurumlarıdır. Derin devlet, bu oyunu her yerde oynamakta. Amaç bellidir, bölmek ve karşı karşıya getirmektir. Alevi’yi bile, “solcu Alevi”, “sağcı Alevi”, “ortacı Alevi” diye bölecekler ve karşı karşıya getirecekler. Bunların mezhep içi yönelim özgürlüğü adına iddia ettikleri “demokrasi”, dün Irak’a, bu gün İran’a önerdikleri demokrasi gibidir. Bölmek, küçük parçalara ayırıp birbirine düşürmek ve sonuçta her parçayı kolay avlamaktır. Bu oyuna kimse gelmesin, Aleviliğin kapsayıcılığını daraltmak, bizim işimiz olmayacak. Biz tüm insanlığa bir mesaj taşıyoruz buyursun gelsinler… Aleviliği devlete yamamak Aleviliğin özgürlük ruhuna en aykırı duruştur. Alevilik, tarihin en büyük imparatorluğuna başkaldırarak oluştu. Bu yolu devlete endeksli etmek mümkün değildir. Alevi kişi, vicdanını, erdemlerini satıp, tek tek devlet uşağı olabilir. Ama Alevilik asla devlet yanlısı olmayacaktır. Hz. Hıdır (aleyh esselam) algısı Hz. Hıdır makamının bulunduğu yerde tarihi araştırmalarca bir meteorun olması olayına gösterdiğiniz tepkiyi anlamakta güçlük çekiyorum. Gerçek bir şeyh olup olmadığını bilmiyorum. Kendinizi tanıtma referanslarınıza inanarak size sormam gerek. Alevilik en eski insanlık inancının, tek tanrılı dinlerin birikim ve evriminin bir doruğu değil midir? En kadım inançları içselleştiren Alevilik bu topraklarda, bu inançların geride bıraktığı tüm mirasların sahibi değil midir? Aynı yerde İslam’dan önce Hz. Hıdır makamı yok muydu? Bu yerde, bu türbede, bu makamda, bu ziyaretgahta tapınan insanlar yok muydu? Demek istiyorsunuz. Sanırım bunu demek istemiyorsunuz. Bu noktadan başlayalım. “Makam” adı üzerinde, bulunulmuş yerdir. Yani, bir kutsallığın ya da kutsalın mana ya da fiziki olarak konakladığı yerdir. Ne mezardır ne de orada taht kurmaktır. Bu nedenledir ki, Hz Hıdır’ın onlarca makamı var; Alevilerin çoğunlukla yerleştikleri doğu Ak Deniz sahillerinin her bir köşesinde Hz. Hıdır makamı vardır. Hatta yakın bir zamanda Samandağı’nda, bilinen en kadim Hıdır makamı yanı sıra bir şeyhin gördüğü rüya üzerine kurulan ikinci bir Hıdır makamı da ihdas edilmiştir. İnanç kuralları bunları saygın kılıyorsa bir sorun yoktur; tümü saygındır tapınılan bir merkezdir.. Bu noktada, devamlılık vurgusu önemlidir. Bunu “7 kubbeleri” birbirinin devamı olarak ele alırken de dile getirmiyor muyuz? Dikkat edin. Devamlılık Aleviliğin yaşayan en önemli fonksiyonudur. Bunun için biz Muaviye şeriatına şeriat gözüyle bakmıyoruz; donuktur, Kuran’ı erdem kuralları olmaktan çıkarmış, sürekli değişen dünyevi verilere değişmeyen kanun haline getirmiştir diyoruz; Emevi şeriatı dünyevidir, konservatiftir ve donuktur. Alevilik ise, inancın kapsamı içinde değişkenlikleriyle, evrimiyle tarihi mütalaa ederiz. Söylemlerim inancın derin gücünü akıl verileriyle dışa vurumdur. Bu açıdan “Metora takılmak” tanımlamanız, olguları çok ters bir açıdan ele almaktır. Unutmayın ki, o makamın yeri, meteor da olsa, boş bir yer de olsa Allaha ati bir yerdir, bir tastır, bir alandır. O alanı kutsallaştıran, onu kendine makam yapandır. Fiziki olmaktan çok düşüncede, kültürde, inançta gerçek olan Hz Hıdır aleyh esselamın burada bıraktığı ruhtur; düşüncedir, mesajdır. Binlerce yıldan beri gelen yüz milyonlarca kez ziyaretle kutsallaşan bir çekim merkezi olmasıdır. Bu yer meteor değil de ağaç olsa, değil de su kaynağı olsa, değil de gerçek bir mezar olsa ne değişir ki. Bu alanı nasıl algıladığımız önemlidir, her şeyi müphem bırakarak gençlerimizin algılarını köreltmemeliyiz. Yukarıda bahsettim yeni kurulan Hıdır makamının kurulduğu yerde ekim biçim olayı vardı. Ziraat ediliyordu. Orada bu üretimin yapılması ve hepimizin tanık olduğu bir dönemde makam olarak ilan edilmesi kıymetinden bir şey azaltır mı? Makama girerken kapısını üç kez öpmemiz taşları öpmek mi sanıyorsunuz? Böyle dıştan bakınca yaptığımız tapınma, badanalı bir yere, sandukaya ya da taşlarla bir şekil verilmiş yere taptığımızı mı sanıyorsunuz? İslam aleminin Kabe’si nedir; taşıdığı volkanik kesme taşları götürürken batan bir gemiden alınıp, Kabe’nin çevresi yeniden inşa edilmiş olması onu volkanik taş mı yapar? Ne bir ne ötekisi. Burada yatan mesajdır, insanlığa taşıdığı ortak bilinç, erdemsel çağrıdır. Tüm makamların (türbelerin) son tahlilde şekli görüntüsünü sen ben gibi sıradan insanlar yapmadı mı?. Samandağı’nda olan Hz. Hıdır makamının önceki haline ben bilirim. Orada Hallika’m yapıldı (saçımın ilk kez törenle kesilmesi olayı). Bu törenin fotoğrafları da var. Hz. Hıdır türbesinin üstü örtülü değildi. İçteki hafif eğri, badanalı, kübik üstü yükselti olan bir durumdaydı. Çevresi demir ve tahta parmaklıklarla çevriliydi. Şimdi ise dev bir kubbe oldu. Düzenlendi. Her çağa uygun bir şekil aldı daha modernize edildi. Bu neyi değiştirir ki. Bizim inancımız ne taşa, ne caminin şatafatlı süsleriyle mihrabına, ne Hacer el Esved’e ne dünyevi hiçbir şeye tapmaz. Bizde yönelim ve ibadet rehber alınan akladır. Bu da tam anlamıyla, Allahın tüm dinlerde ve eski inançlarda son olarak da Kuran’da tekrarlarla dile gelen gerçeğin akılla kavranmasıdır. Hz. Hıdır makamının olduğu yer, tarihi, arkeolojik vb bilimsel verilerin ortaya koyduğu tüm belirlemelerden bağımsız olarak orası artık milyonlarca insanın masajıdır. Kutsallığı da buradandır. İlk insanların kızgın ateş topu olan meteora karşı refleksleriyle başlamış olsa da bu inanç süreci Aleviliğin evrimci kuralları gereği bu gün Hz. Hıdır makamı olarak görkemiyle kutsallığı taşımaktadır. Akıl hükmüyle de düşünün. Hz. Hıdır bu günde zuhur edecekse, bu yer önceki tüm insanların en çok önemsedikleri bir yer olması çok doğaldır. Bu yer, kimsenin önemsemediği bir yer olmayacaktır. Erdem eksikliklerimiz dolaysıyla düştüğümüz yanlışlardan kurtulmak için, Hz. Hıdır’ın uzatacağı el, hepimizin içselleştirdiği en kutsal yer olacaktır. Bu açıdan bu yerin öncüllerimizin de kutsal saydığı bir yer olması çok doğaldır derim. Kabe İslam’ın değil öncüllerinin kutsal bir yeri olduğunu unutmayalım; bilimsel araştırmalar bu yerin (Beytullah el atik, Allahın kadim evi), kadim bir güneş mabedi olduğunu tespit etmesi kutsallığından bir şey eksiltmiyor. EKLER: Ebu Esad kardeşime gelince: “Bu nasıl meteordur ki, atmosferde kütle kaybettikten sonra bile bu kadar büyük olduğu halde bütün bilimsel kanunlara aykırı olarak krater açmamıştır ve 0 rakımda olduğu halde bu krater deniz suyunun altında kalmamıştır?” Diye buyurmuş. Hemen belirteyim. Bilimsel olarak bu işin uzmanı diye bir yorum yapmak bana düşmez. Ama cümlenizde dile gelen verilere basitçe cevap verebilirim. Bir meteorun kütle kaybetmesi, yere daha az süratle ve yoğunlukla düşmesi demektir. İkincisi, 0 rakımda düşmek, kumluk alana düşmektir ki, burada kraterin kısa sürede, deniz gel-gitleriyle örtülmesini sağlar. Kum hızla çok kısa sürede oluşan karteri doldurur. Çocukluğumdan bilirim, Hz. Hıdır türbesine kadar ve sonrasına uzanan deniz gel-gitleri yaşanırdı. Binlerce yılı düşünerek bu süreçte Karterin on katı bile dolabilir. Bu güne kadar görünen karterler denize yakın olmayan yerlerde olduğuna dikkatinizi çekerim. Meteor düştüğünde yanında değildim, ne kadar büyük ya da hızlı geldiğini görüp, ölçmedim. Ama belikli önemli bir kısmı gömülü küçük bir kısmı, sanırım 4 mt’yi geçmeyen bir uç kısmı kubbe olarak yeryüzünde durmuş. Diyebilirim. Bu anlatımlarımın hiç biri olmayabilir. Sorun bu değildir. Biz Aleviler inancımızın figürleri arasında önemli olan bu yerlerin, tarihin derinliklerinden evrimle bu güne, bu gün taşıdığımız inancın bir unsuru olarak türbeler, makamlar, ziyaretgahların gerçekte bu evrimin coğrafi bir alan açısından da bu güne gelmiş olmasıdır. Bütün dinlerden ve inançlardan buna verilecek binlerce örnek bulunuyor. Kabe’den, Mescid el aksa’ya, Habibennecar camiinden, Şam’daki Emevi camiine kadar öyledir; önceki inanç tapınma yerlerinin, yeni inancın tapınma yeri haline geldiği yerlerdir. Şeyh Ensar’ın aklına sonra gelen Kubbet-ul Sakhra olayı da aynıyla öyledir. Bu da kutsallığından bir şey yitirmesi anlamına gelmez. Zira inanç sahipleri bu kayaya tapmıyor. Tapınım yalnızca Allaha’dır. Diğer kutsal figürler ise Allaha ulaşmanın birer aracı olarak, inancın tapınma bölümünde yer alırlar. Bunun içinde türbeye girerken kapının üç kez öpülmesi, arkamızı dönmeden türbenin dışına çıkışımız, mum yakmamız, Hallikla diye saç kesmemiz, etrafını dönmemiz, bazen geceleri etrafında yatmamız, silindir taşlarını vücudumuzda ağrıları kessin diye dolaştırmamız ise tümü bu yerin ritüelleri arasında kutsiyeti, saygıyı ve huşu dile getirir. Bana göre bütün bunlardan önemlisi, türbelerimizin coğrafi alan olarak ve inanç olarak kadim insanlık kültlerinin somut mirasçıları olmalarıdır. Bu miras ve devamlılık, Aleviliğin derinliği ve gücüdür, kapsayıcılığı ve yaşam sürecindeki kararlılığıdır. Yakalanması gereken temel halka ve benim mesajım budur. Uzun bir yazı olan “Alevilikte Gen Sorunu”, gerçekte bir inanç tartışması değil siyasal bir belirlemedir. Oradaki belirlemeleri başka şeylerle karıştırmamak gerek. Süleyman el Adnavi gibi toplum sözleşmemize ihanet edenleri ben lanetliyorum. Bunların önermesi yoktur ifşaatı vardır. Yıkıcı amacı ve küçültme hedefi vardır. Alevilik bu soytarılardan çok daha büyük ve köklü bir inançtır. Her alanda hatta net ortamında açıkça bilenen gerçekleri bu günün çağdaş aklıyla yorumlayarak, içtihat kapısını açma anlamında olmasa da düşünce beyanı olarak, özgür olmak anlamında ele alınması güç vericidir. Buna bu tarihsel kesitte şiddetle ihtiyacımız vardır. Uzun bir yazıdan bir cümleyi cımbızlayarak bu iyi niyeti ve bu emeği kötülemek yerine yön verici yapıcı bir tartışma mensup olduğumuz kültür düzeyine de en uygun olanıdır. Siyah beyin “folklorik yaklaşım” diye, “kızmak yerine” gıdıklandığı çıkarımlara gelince. Yukarda da belirttim. Benim açımdan konunun temelinde toplumsal sorunlar ve siyasal sonuçlar vardır. İnanç konusunda bir araştırma ve yönlendirme değildir. Ama bu yaklaşımların bilimsel verileri ve dayanakları olmadığını iddia etmek bu alandan uzak kişilere mahsus olabilir. Bu nedir, mensup olduğum disiplin, ekolü gereği inanç ve düşünce evrimini anlatıyorum bunun için basit anlaşılabilir bulgular sunuyorum. Ama Siyah arkadaş bunu eleştirecek bir şey önermiyor, sadece gıdıklanıyor. Tekrar edeyim, Alevilik evrimci bir inanç türüdür. Tarihin önceki birikimleri üzerinde gelişmeye açık bir inançtır. Bu nedenle 7 doruk algısını aklın, mananın yeryüzündeki tezahürü olarak ele almıştır ve tüm inançları böylesi bir zincir halkasına bağlamıştır. Sadece tek tanrılı kesitlerde değil Pers ve Grek kültünün de mirasçısı olduğu iddiasındadır. Bu iddia düşüncenin tarihsel evrimi için önemli bir veridir. Yazımda genetik evrim, genetik miras ile kültürel evrim ve miras arasında fark olduğu tespiti yapmıştır. Bu bilimdir. Detaylara girilmemiş (konu gereği buna gerek görülmemiştir). Ancak parametreleri çok açıktır, bunun üzerinden binlerce sayfalık akademik çalışmalarda yapılabilir. Yazımda “toplumsal unsurları genel geçer şablonlara indirgeme” diye bir eğilim yoktur. Bilimsel bir çizgi üzerinde soyutlamalar yapma çabası vardır. Bunları tartışmak gerek. “Alevilik evrimcidir”, “ Alevilikte düşünce hareket halindedir”, “ Kültürel aidiyet her zaman genetik aidiyetle örtüşmez” gibi bilimsel soyutlamalar vardır. Varsa bilimsel itirazınız bu soyutlamalara yönelsin. Bunun gibi onlarca tespit yapılmıştır, bu tespitler on yılların araştırma ve gözlemlerinin sonucudur. Belli bir disipline de mensuptur. Sizde kendi disiplininizden yola çıkarak bize soyutlamalar yapın ki, bu toplumun daha ileriye geçmesi için kapı aralamış olun. Siyah bey, yazınız ne eleştiri ne de öneri getirmiş. Önerilerinizi, eleştiri ve alternatiflerinizi bilmek okur için yararlı olacaktır. Bana sorarsanız bu tarzın ne eleştirisi ne de önerisi olabilir sadece olumsuzluk belirtisi yapar geçer. Öyle olmadığınızı germek isteriz. Arap Aleviler, yeni bir çağın atılımı için hazır olmalıdırlar. Bu gün bu satırları birbirimize iletebildiğimiz teknolojik imkanları daha çok kullanmalıdırlar. Düsturumuzu bu etkin iletişim araçlarıyla da telamizlerimize (öğrenecek olanlara, taliplere) en yaygın şekilde öğretmeliyiz. İhtiyatlarımızı alarak, toplum sözleşmemizin kurallarına uyarak yapabileceğimiz çok şey bulunmaktadır. Bize cesur ve sadık insanlar gerekli. Büyük yıkım süreçlerine karşın, imparatorluklar, devletler, ideolojiler yıkılıp gitmesine karşı biz ayaktayız. Bu inancımızın gücüdür. Bu inanç akılla uyumlu bir inançtır, bunun için bu güne kadar dik durmuştur. Akıl, manadır. Mana, özdür. Özü kavramak ve kavratmak için en ilerici, en çağdaş, en bilimsel olmamız gereklidir. Bunun için bilen bilmeyene öğretmekle yükümlüdür. Bunun yolu da diyalogdur. Diyalog saygın bir dille yapıldıkça hepimiz daha ileriye gidebiliriz. Dilimiz inancımızın kalitesine uygun olmalıdır. İhvani bıs-sır daveti lekom, rıssu sufufukom. |
|
|
|
Sep 26 2009, 01:30 PM
İleti
#15
|
|
![]() Grup: Yeni- Forum Üyesi İleti: 5 Katılım: 6-January 09 Üye No: 623 |
Sn.Mihrac Ural Değerli şeyh “Ensar” Değerli Şeyh Ansar ve Değerli Ebu Esad KARDEŞİM! Gerekli açıklamaları yapmışlar sizde
Sol tarihsel bir duruştur. Haksızlara, zalim iktidarlara, zulme karşı insandan yana, insanın doğasındaki barış ve güven eğiliminden yana duruştur. İnsan haklarıdır, hukuk ve adalettir. Bunun neresi Alevilikle aykırıdır söyler misiniz? Tersine Alevilik, bu insani erdemleri ikame etmek için ortaya konmuş tarihi insan düşüncesinin evrim sürecinin doruklarından biridir. Sol, bir tarihi kategori olarak ele alınsa da Alevilik inancının belli tarihsel merhalelerinden birinde kendini ortaya koyma şeklidir diyeceğim. Aleviliğin evrimci doğası bu söylemi bu tarzda ortaya koymayı gerektirir. Başka türlü, hakkın tarih boyunca ortaya çıkan farklı uygarlıklarda (kıbab) farklı isimlerle zuhur etmesini izah edemeyiz. Kendi felsefemizle tutarlı olamayız. demişsiniz sol ve sağ davalarına hiç girmedim ben hakkı bilirim sol ve sağ bir toplumu bölmek için kuzuların önüne konulan uyku ilacıdır ben birçok türk alevisi gördüm solcular ve dini kabul etmeyip aleviyim diyorlar her şeye saygı düşüncesi var 12 imama inanıyor bazılar bazılarıda evrim teorisine ama adlarınada alevi diyorlar ve solcular bu ayrımcılığa bir son biz hakkı biliriz gerekli bilgi Nusayri – aleviforum kullanıcısı tarafından kısa ve öz olarak verilmiştir bu kadar uzun siyasal cümlelerle ifade etmenin bir manası yok Biz hz.Ademden bu yana hep aynı dine tabiyiz yani tek yaratıcımız Allaha ve Allaha yönelen birine ne sağ ne sol gerek saygılarımla.Sol, insanlığın dünyaya bakışını akıl ve mana (gerçeğin özüyle görüntüsüyle değil) ile oturtan bir eğilimdir. Kendini tanrıdan vekalet almış olarak halka dayatan krallara, Feodallere, zorbalara diktatörlüğe bir başkaldırıdır: Bu baş kaldırı ilime dayalıdır, bilimsel keşiflere, icatlara, buluşlara, teknoloji ve bilgi devrimine kadar uzanan bir yoldur. Bu yol Aleviliğin de yoludur. Sol ile Alevilik hiçbir zaman karşıt değildir. Bu açıdan oluşan korkunuzun, bilgi yetmezliğiyle ilgili olduğunu özür dileyerek söylemek zorundayım. Aleviliğini sola entegre edilmesi bu açıdan mümkün değildir. Önce olan ve köklü olan Alevilik olduğu için Sol’un Aleviliğe entegre edilmesinden söz etmek yanlış olmayacaktır. Dikkat edin Alevilerin kendi kültürel algılarına akın akın dönüşüne bu sizce neyi gösteriyor. Bunların solcu olması neyi değiştirir ki. Dilimiz inancımızın kalitesine uygun olmalıdır. Ve zaten Öyledir Saygılarımla. Makama girerken kapısını üç kez öpmemiz taşları öpmek mi sanıyorsunuz? Böyle dıştan bakınca yaptığımız tapınma, badanalı bir yere, sandukaya ya da taşlarla bir şekil verilmiş yere taptığımızı mı sanıyorsunuz? İslam aleminin Kabe’si nedir; taşıdığı volkanik kesme taşları götürürken batan bir gemiden alınıp, Kabe’nin çevresi yeniden inşa edilmiş olması onu volkanik taş mı yapar? Ne bir ne ötekisi. Burada yatan mesajdır, insanlığa taşıdığı ortak bilinç, erdemsel çağrıdır. Tüm makamların (türbelerin) son tahlilde şekli görüntüsünü sen ben gibi sıradan insanlar yapmadı mı?. Samandağı’nda olan Hz. Hıdır makamının önceki haline ben bilirim. Orada Hallika’m yapıldı (saçımın ilk kez törenle kesilmesi olayı). Bu törenin fotoğrafları da var. Hz. Hıdır türbesinin üstü örtülü değildi. İçteki hafif eğri, badanalı, kübik üstü yükselti olan bir durumdaydı. Çevresi demir ve tahta parmaklıklarla çevriliydi. Şimdi ise dev bir kubbe oldu. Düzenlendi. Her çağa uygun bir şekil aldı daha modernize edildi. Bu neyi değiştirir ki. Bizim inancımız ne taşa, ne caminin şatafatlı süsleriyle mihrabına, ne Hacer el Esved’e ne dünyevi hiçbir şeye tapmaz. Bizde yönelim ve ibadet rehber alınan akladır. Bu da tam anlamıyla, Allahın tüm dinlerde ve eski inançlarda son olarak da Kuran’da tekrarlarla dile gelen gerçeğin akılla kavranmasıdır. Burdaki konuşmanız ile ilk konudaki yazınız bir biri ile bağdaşmıyor ilk yazınızda cem evinden bahsediyorsunuz burada tamamen fark var ilki tamamen siyasal bu ise gerçeğe daha yakın “Bizde yönelim ve ibadet rehber alınan akladır.” Ne demek çözemedim bizde yönelim ve ibadet Allaha’dir. Bize aklı verende odur zaten bunları anlamak için öğretim üyesi olmak yada profösör olmakta gerekmez öyle olsaydı Albert Einstein inançlı biri olurdu. Dirtyak ve Mihrac Ural ile aynı kişimisiniz yoksa Mihrac Uraldan alıntımı buyazılar :S açıkçası ben şunu demek istiyorum bu yazının sadece siyasal boyutu var gerçekten uzak diye düşünüyorum… |
|
|
|
Oct 5 2009, 11:44 AM
İleti
#16
|
|
|
Grup: Üye İleti: 10 Katılım: 2-May 09 Üye No: 940 |
Sn.Mihrac Ural Değerli şeyh “Ensar” Değerli Şeyh Ansar ve Değerli Ebu Esad KARDEŞİM! Gerekli açıklamaları yapmışlar sizde demişsiniz sol ve sağ davalarına hiç girmedim ben hakkı bilirim sol ve sağ bir toplumu bölmek için kuzuların önüne konulan uyku ilacıdır ben birçok türk alevisi gördüm solcular ve dini kabul etmeyip aleviyim diyorlar her şeye saygı düşüncesi var 12 imama inanıyor bazılar bazılarıda evrim teorisine ama adlarınada alevi diyorlar ve solcular bu ayrımcılığa bir son biz hakkı biliriz gerekli bilgi Nusayri – aleviforum kullanıcısı tarafından kısa ve öz olarak verilmiştir bu kadar uzun siyasal cümlelerle ifade etmenin bir manası yok Biz hz.Ademden bu yana hep aynı dine tabiyiz yani tek yaratıcımız Allaha ve Allaha yönelen birine ne sağ ne sol gerek saygılarımla. Burdaki konuşmanız ile ilk konudaki yazınız bir biri ile bağdaşmıyor ilk yazınızda cem evinden bahsediyorsunuz burada tamamen fark var ilki tamamen siyasal bu ise gerçeğe daha yakın “Bizde yönelim ve ibadet rehber alınan akladır.” Ne demek çözemedim bizde yönelim ve ibadet Allaha’dir. Bize aklı verende odur zaten bunları anlamak için öğretim üyesi olmak yada profösör olmakta gerekmez öyle olsaydı Albert Einstein inançlı biri olurdu. Dirtyak ve Mihrac Ural ile aynı kişimisiniz yoksa Mihrac Uraldan alıntımı buyazılar :S açıkçası ben şunu demek istiyorum bu yazının sadece siyasal boyutu var gerçekten uzak diye düşünüyorum… Sn.spiders_king. Adana'da yaşadığınız için olsa gerek, "bulunduğunuz mühit" milli bakış açısıyla bu konuya folklorik olarak yaklaşım gösteriyorsunuz, ve aynı şeyleri tekrar ediyorsunuz..Bu noktadaki kriminolojik gibi soru ve eleştiriniz kendinize yönelik bir eleştiri değilmi?. Sizinle ben başka bir adreste buna benzer (Nuseyri aleviliği ile ilgili bilgi eksiklikliğinizden kaynaklanan) bir diyalog içerisinde bulundum ve bu saygın www.nusayrialevi.com ling'ini size daha iyi bilgi edinmeniz için ben vermiştim. Bu Forumdan Arap Alevi'liği hakkında bir çok şeyler öğreneceyinizi ümit ediyorum. Ve; Bütünlüklü algı tezin tarihi, açıklama kabiliyetindedir.*Aleviliğin Gen Sorunu* makaleyi bir kez daha ama düşünerek okumanızı rica ediyorum. Baki selamlar. |
|
|
|
![]() ![]() |
|
Basit Görünüm | Tarih : 8th September 2010 - 12:51 PM |
www.nihatcay.com
www.grupnidal.com
www.aleviforum.info
www.alevi-islam.com